YUHistan

Hoşgeldiniz, Misafir.
Son Ziyaretiniz:
Toplam Mesajınız: 4


 

AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Antakya(Hatay)hakkında bilgi

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:19

Hatay Genel Bilgi



Akdeniz'in doğu kıyılarında Toroslar'ın güney uzantısı Amanos ile Habib Neccar Dağları'nın önündeki Amik orasında kurulmuş olan Hatay ilinin merkezi Antakya (Antiocheia), Anadolu'nun en erken yerleşim merkezlerinden birisidir. Kızıldeniz'den başlayan, Şeria ve Asi Nehir yataklarının çöküntüsü olan Amik Ovası'nı Lübnan Dağları'ndan çıkarak Akdeniz'e dökülen Asi Nehri ikiye bölmektedir. İlin yüzey şekillerini dar kıyı ovaları, bunların gerisinde kıyıya paralel olarak uzanan dağlar ve doğu kesimini kaplayan Kahramanmaraş-Hatay çöküntü oluğu belirlemektedir. İl topraklarını Amanos Dağları engebelendirir. Güneybatı-kuzeybatı doğrultusunda uzanan ve düzenli bir sıradağ oluşturan Amanos Dağları'nın en yüksek noktası Mığırtepe'dir (2.240). Diğer yükseltiler 2.000 m.yi aşmamaktadır. Amanos Dağları'nın 800-1.000 m. yükseklik kuşağında düz basamaklar biçiminde platolar bulunmaktadır.
Hatay'ın en önemli akarsuyu Asi Irmağı'dır. Asi Nehri il sınırları içerisine girdikten sonra Karaçay, Afrin Çayı ve Balıklı Gölü Kanalı'nın birleşmesi ile oluşan Küçük Asi Çayı kolunu alır. Samandağı yakınlarında bi delta oluşturarak Akdeniz'e dökülür. Asi ırmağı'nı Hüseyinli, Kavaslı ve Defne dereleri beslemektedir. Ayrıca Amanos Dağları'nın batı yamaçlarından kaynaklanarak Akdeniz'e dökülen Deliçay, Mersin Çayı, Arsuz Çayı, Çoklu Deresi ve Gülcihan Çayı gibi küçük akarsuları da bulunmaktadır. Amik Gölü ise ilin en büyük gölü idi.
Asi, Afrin ve Karaçay vadi tabanlarının akarsuların taşıdığı alüvyonlarla dolması sonucu oluşan Amik Ovası ilin en geniş en önemli düzlüğüdür. Amik Gölü'nün kurutularak tarıma açılması ile Amik Ovası'nın alanı 900 km2 olmuştur. Yüzölçümü 5.570 km2 olan ilin toplam nüfusu 1.197.139'dur.
Hatay, Akdeniz İkliminin etkisindedir. Amanos Dağları iç ve kıyı kesimleri arasında bazı farklılıklara neden olmaktadır. İlin alçak kesimlerinde ender olmakla birlikte kar yağmaktadır. Bu kesimlerde yazları çok sıcak geçmektedir.
İlin ekonomisi sanayii, tarım ve hayvancılığa dayalıdır.Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler; domates, buğday, portakal, soğan, mandalina, pamuk, zeytin, patlıcan, sakız kabağı, üzüm, kavun, dolmalık biber, taze fasulye, yerfıstığı, soya fasulyesi, deri, yumurta, karides ve salatalıktır. İlde bitkisel üretim geliştiğinden hayvancılık gerilemiştir.
Sanayide ise demir-çelik, yapay gübre, dokuma, makine, yedek parça, un, bitkisel yağ, sabun, tuğla ve kiremit üretimi yapan fabrikaları bulunmaktadır. Ayrıca il topraklarında dolomi ve manden suları da vardır.
Eski adı Antiocheia olan ilin bu ismi, Helen dilinde "Antiochos'un Yurdu" anlamına gelen bir sözcüktür. Bununla beraber Anadolu'da bu ismi taşıyan üç kent daha bulunmaktadır.
Antiocheia'da yapılan yüzey araştırmaları ve kazılar yörenin M.Ö.10.000-4.000 arasına tarihlenen Paleolitik Dönem yerleşim izlerini ortaya çıkarmıştır. Prof.Dr. Enver Bostancı ile Prof.Dr.Muzaffer Şenyürek'in Samandağı Mağaracık Köyü yakınındaki Merdivenli Mağara'da yapmış olduğu kazılar Paleolitik Çağ kültür katlarını n ortaya çıkmasına neden olmuştur. İşlenmiş uçlar (point), kazıyıcılar (racloir), deliciler, el baltaları ve yongalar Merdivenli Mağara'da bulunmuştur.
Hatay'ın merkezi Antiocheia'nın 12 km. Güneydoğusundaki Altınözü'nde de çakmaktaşı aletler ve el baltaları ele geçmiştir. Çevredeki mağaralar paleolitik Çağ sonlarında da burada bazı yerleşmeler olduğunu göstermiştir. Ne var ki bu mağaralardan bazılarını Romalılar taş ocağı olarak kullanmış ve Prehistorik kalıntıları tamamen yok etmiştir. Hatay yöresinde Orta Paleolitik Çağa tarihlenen insan dişleri, memeli hayvan fosilleri de bulunmuştur. Ayrıca Tıkalı, Kanal ve İncili Mağaralarında da aynı döneme tarihlenen yerleşim katları ve çeşitli buluntular da ortaya çıkarılmıştır. Bunların arasında İncili Mağara'da ele geçen ve Üst Paleolitik Çağa tarihlenen Homo Sapiens Çevliki Yensis fozil kemiklerinin de antropoloji yönünden kendine özgü bir yeri vardır.Seleucus dönemi keramiklerinin de aynı yerde bulunuşu yöredeki yaşamın sonraki yıllarda da sürdüğüne işaret etmektedir.
Hatay'ın Amik Ovası'nda, özellikle Reyhanlı yakınlarında Neolitik (MÖ.8.000-5.500), Kalkolitik (M.Ö.5.500-3.500) ve Tunç Çağı'na (M.Ö.3500-1.000) tarihlenen bir takım yerleşim alanları ile karşılaşılmıştır. Bunlar arasında en iyi bulguları, Antakya Reyhanlı Karayolu'nun 22.km.deki Tell Açana (Alallah) ile Tell Tayınat vermiştir. British Museum adına Sir Leonard Woolley Tell Açana kazılarında 17 kültür katını peş peşe ortaya çıkarmıştır. Kalkolitik Çağ'dan başlayarak MÖ.1190'da sona eren bu yerleşim katlarında Girit, Miken Hitit kültürlerinin izleri görülen saraylar, tapınak ve savunma yapıları ile karşılaşılmıştır.M.Ö. XVII.Yüzyılda Hititlerin eline geçen yöre, onların çöküşünden bir süre sonra bağımsız kalmışsa da Asurluların egemenliğine girmiştir. M.Ö.1.800-1.600) Babil'e bağımlı Yamhad Krallığı'nın egemenliğine giren yöredeki buluntular Hitit, Hurri-Mitanni ve Mısır etkisinin burada sürdüğünü açıkça göstermektedir.
Amik Ovası yerleşimlerinde görülen saray mimarisi kalıntıları, Tunç Çağının siyasi yapı ve yaşayışı ile ilgili bazı bilgiler yanında, bu yerleşimlerin beylikler biçiminde örgütlendiğini de ortaya koymuştur. İlk Tunç Çağı sonunda Amik ovasındaki beylikler Mezopotomya’dan gelen Akadların egemenliği altına girmiş, fakat bu egemenlik kısa sürmüştür. Bundan sonraki dönemde kuzeyden gelen kavimlerinde etkisiyle başlayan kargaşa dönemi M.Ö. 1800 yıllarına kadar devam etmiştir. M.Ö. 1800-1600 yılları arasında yöre, merkezi Halpa (Halep) olan Yamhad Krallığı’na bağlı bir beyliğin toprakları içinde yer almıştır. Başkenti Alalah (Atçana) olan bu beylik iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Yamhad Krallığı’na bağlıydı. Bir ara Yamhad Krallığı’nın merkezi Atçana’ya taşınmış ve Kral Hammurabi burada M.Ö. 1780-1750 dönemine tarihlenen ve kalıntıları bu günde görülen surlarla çevrili bir saray yaptırmıştır. Hammuribi’nin yerini Babil Kralı Hammurabi’yle çağdaş olan ve hakimiyeti M.Ö. 1686 yılına kadar Yarim-Lim almıştır.

Yarim-Lim döneminde Orta Anadolu’da ortaya çıkan Hitit krallığı, güçlenip birliği sağladıktan sonra güneye yönelmiş, Amik ovası üzerinden Yamhad krallığının üzerine yürümüştür. M.Ö. 1620 yılında Hitit Kralı Hattuşil ölünce sefer sonuçlanmamamış, Onun yerini alan oğlu Murşil, Yamhad Krallığı üzerine yeniden seferler düzenlemiş, Atçana ve çevresindeki yerleşim yerleri ile Halpa şehrini ele geçirerek, şehri yakıp yıkmıştır.Ardından seferine devam ederek Babil’i ele geçirmiş, çok sayıda esirle Hattuşaş’a dönmüştür. Bundan sonra Antakya ve çevresi Murşil’in ölümüne kadar Hitit egemenliği altında kalmıştır. Onun ölümünden sonra yöredeki prenslikler Hitit egemenliğine baş kaldırmışlarsa da Prens İlim-İlimma’nın başında bulunduğu Atçana Beyliği ile diğer kentler M.Ö. 1490’larda Mısır egemenliğini kabul ederek Firavun Tutmasis III’e bağlanmışlardır.
M.Ö. 15. yüzyıl ortalarında Yamhad Krallığı Hitit egemenliği altına girdi. II. Hattuşil döneminde Yamhad Krallığı ve diğer yöre devletleri bir süre bağımsız kalabildilerse de, I. Şuppiluliuma bu yöreleri tekrar ele geçirmiştir. Daha sonra Şuppiluliuma ikinci bir sefer daha düzenleyerek bölgeleki Hitit egemenliğini kesinleştirmiş ve bu durum M.Ö. XIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. XIII.yüzyılda Kral Tukulti-Ninurta zamanında Asurlular Güneydoğu Anadolu’yu ele geçirmiştir. M.Ö. 1200’lü yıllarda Hitit devleti zayıflayınca Güney Anadolu’da Fırat kıyıları ile Konya arasındaki bölgede çok sayıda yeni küçük devletler ortaya çıkmıştır. Etnik kökenleri, dilleri ve gelenekleri farklı olan bu devletçikler uzun süre siyasi bir birlik kuramamışlardır.
MÖ.1200'de Yunanistan'dan Anadolu'ya yönelik Dor göçü bu bölgeye kadar uzanmıştır. Bu göçmen grubu Batı Anadolu ve Kıbrıs'ta belirli aralıklarla konakladıktan sonra Amik Ovası'na ulaşmışlardır. Ancak yeni gelenlerin yöredeki kültürlere büyük zararları olmuş yeni gelenlerin baskısına karşı koyamayan Hititler Kuzey Suriye'ye çekilerek küçük devletler kurmuşlardır. Bu arada Arami'ler de Kuzey Suriye'ye gelerek Hititlerle karışmışlardır. Böylece Kuzey Suriye'de öncekilerden çok farklı bir kültür meydana gelmiştir.
Büyük İskender, (MÖ.356-323) MÖ.333'te Darius'u İsos'ta yenmesiyle birlikte Anadolu'daki Pers egemenliğine son vermiştir. Makedonya'dan Hindistan'a kadar uzanan İskender İmparatorluğu'nun zamanında Hatay yöresinde Bottias ve İopolis isimli iki küçük Yunan kolonisi bulunuyordu. M.Ö. 334-333 yıllarında Anadolu’yu baştan başa aşıp, Gülek Boğazından Çukurova’ya geçen Büyük İskender Akdeniz’in kuzeydoğu ucunda, bir sahil kasabası olan Myriandros’ta (bugünkü İskenderun) kamp kurmuştur. Bu sırada bölgede bulunan Pers İmparatoru III. Dareios da Amanos dağlarını aşıp bu günkü Dörtyol’un bulunduğu ovaya inmiş, Pinaros çayı (Deliçay) kıyısında savaş düzeni almıştır. Bunun üzerine İskender Dörtyol ovasına geri dönmüş ve iki ordu, İssos’ta savaşa başlamış ve İskender Pers ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmıştır (333). Bundan sonra İskender kazandığı zaferin anısına Myriandros’ın adını “Alexandria” olarak değiştirmiş, Amanos dağlarını aşarak Amik ovasından geçip yoluna devam etmiştir.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:19

İskender’in M.Ö. 323 yılında ölümü imparatorluğunun generalleri arasında paylaşılmasına neden olmuştur.Bunlardan Seleukos I Nicador Suriye ve çevresindeki Hatay yöresini de kapsamına alan topraklarda Seleucus devletini kurmuştur. M.Ö. 312 yılında I. Antigonos’u yenen Seleukos, Asur ülkesi ile İran’daki satrapları kendisine bağlamış, Dicle kıyısındaki Seleukeia kentini merkez yapmıştır. M.Ö. 307 yılında Antigonos, bugünkü Antakya’nın kuzeyinde Akdeniz sahilinden doğuya uzanan yol üzerinde, Asi Nehri kenarında bir şehir kurmuş ve bu şehre “Antigonia” adını vermiştir. Seleukos Nikator, M.Ö. 23 Nisan 300 tarihinde Akdeniz kıyısında Seleukia (bugünkü Samandağ-Çevlik) kentini kurmuş ve başkenti buraya taşımıştır. Seleukeia’da şehir surları içinde bir de liman inşa ettirmiştir. Daha sonra I. Seleukos Antigonia’yı yıktırıp, daha güneyde, dağ eteğinde (Antakya’nın bugünkü yerinde) yeni bir şehir yapılmasını istemiş ve şehrin temeli M.Ö. 22 Mayıs 300 tarihinde atılmış, yapımı tamamlanınca da devlet merkezi buraya nakledilmiştir. Seleukos şehre babasının (ya da oğlunun) anısına “Antiokheia” adını vermiştir.

Başkent Antiocheia hızla gelişerek önemli bir merkez olmuştur. I.Seleukos döneminde su kanalları yapılarak Defne (Harbiye) çağlayanlarından Antakya’ya su getirilerek, şehirde su depoları ve dağıtım şebekeleri yapılmıştır. Bu çalışmalar sonraki krallar zamanında da devam ettirilmiştir.

Antiocheia'da MÖ.64'te yeni bir dönem başlamıştır.General Pompeus'un Roma İmparatorluğu topraklarına kattığı Antiocheia kısa sürede gelişmiş, nüfusu 500.000'e ulaşmış ve şehir ekonomik, siyasi ve kültürel bir kimlik kazanmıştır. Bunun sonucu olarak da Roma ve İskenderiye'den sonra Roma İmparatorluğu'nun üçüncü büyük kenti olmuş ve Doğunun Altın Şehri ismi buraya yakıştırılmıştır.
Antiocheia'da MÖ.195'te başlayan ve MS.VI.yüzyıla kadar süren olimpiyat oyunlarına benzer spor yarışmaları düzenlenmiştir. Bu oyunlar İmparator Claudius zamanında olimpiyat adıyla kurumlaşmıştır. Roma İmparatoru Octavioanus (MÖ.63-MS.14) Marcus Ulpius Traianus (MS.98-117), Tiberius (MS.14-MS.37) Antiocheia'ya yakın ilgi göstermişlerdir. Antoninus Pius (138-161) uzun süre burada yaşamıştır. Roma iç savaşlarında Antiocheialılar C.Julius Caesar'dan (MÖ12/13-MÖ.44) yana olmuştur. Bundan hoşlanan J.Caesar Antiocheia'da dokuz gün kalmış, halka verilen imtiyazları yenilemiş, yukarı mahallelere su getirmiş ve bir de tiyatro yaptırmıştır. C.Julius Caesar'ın ölümünden sonra Partlar kente girmişse de Romalılar yeniden yöreye egemen olmuşlardır. Bu dönemde hipodrom, sirk ve tiyatrolar onarılmış, yeni devlet binaları yapılmıştır. İmparator Tiberius zamanında Habib-ül Neccar Dağı'ndan aşağıya inen sularla kent kuşatılmıştır. İstanbul'dan sonra en uzun surlar olarak nitelenen Antiocheia surları 12 km. uzunluğa ulaşmaktaydı. Ne yazık ki, bunlardan günümüze pek azı gelebilmiştir.
Asi nehri ağzında bulunan ve eski çağlardan beri kullanılan El Mina, yöredeki kentlerin ticari bağlantısını sağlayan önemli bir limandır. Bu limandan IV. Yüzyıla kadar küçük gemiler nehir yoluyla Antakya’ya kadar gelebiliyorlardı. Seleukeia Pieria limanı hizmete girince deniz ticaretinin ağırlığı bu limana kaymış ve El Mina önemini yitirmiştir. Burası aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun Doğu Akdeniz’deki en önemli askeri üssü konumundaydı. Judea Kralı Herot kenti güneyden kuzeye doğru kesen, granitten bir yol yaptırmış, İmparator Octavianus Augustus da (MÖ.23-MS.14) yolu kuzey kapısına kadar uzatmıştır. İmparator Tiberius bu yola revaklar eklemiş, kenti tunç ve altın yaldızlı heykellerle süslemiştir. Bu dönemde altın ve tunçtan yapılmış Tyche heykeli Antiocheia'nın sembolü olmuştur. Tyche heykelinin en güzel yapıtı Eutühides tarafından yapılmış olup, Roma Vatikan Müzesi'ndedir.
Roma kaynaklarından ve bazı kalıntılardan kentte oldukça ileri düzeyde bir hamam sisteminin geliştirildiği öğrenilmektedir. Bu konuda yapılan araştırmalar kentte gerçek isimleri bilinmediğinden A, C, E olarak tanımlanan hamamlar bulunuyordu. Ayrıca Apolausis hamamı da onlara eklenmektedir. Bunlardan C hamamının her iki eksenine göre simetrik, E hamamının da ikisi simetrik olmak üzere üç büyük nişli caldiriumu (sıcaklık) vardı. Geç Roma Çağı'nda İtalya'da görülen yol kavşaklarına yerleştirilen anıt tipindeki tetrapilonlardan birisi de İmparator Caligula Cermanicus (MS.31-41) yıllarında yapıldığı sanılmaktadır.
Antiocheia'nın 9 km. doğusundaki Daphne (Harbiye) Romalıların sayfiye yeri idi. Romalı kumandan ve zenginlerin villalarının mozaikleri kentin önemini, zenginliğini bir kat daha gözler önüne sermektedir. Buradaki Apollon, Artemis, Herakles ve İsis tapınaklarının isimleri kaynaklarda geçerse de onlarla ilgili hiç bir kalıntı günümüze ulaşamamıştır. Âsi Nehri üzerindeki İmparator Diocletianus'un (MS.245-316) yaptırmış olduğu üç gözlü köprü ne yazık ki, 1970'den sonra yeni bir köprünün yapılabilmesi için yıktırılmıştır.
MÖ.300'lü yıllarda İmparator Vespasianus (MS.17-79) zamanında Samandağ'da sel sularını önlemek amacıyla 138 m. uzunluğu, 6.m.genişliği ve 7 m. yüksekliği olan bir tünelin yapımına başlanmıştır. Sonraki yıllarda İmparator Titus Vespaianus Augustos (MS.39-81) tarafından tamamlanmıştır.
Antiocheia (Antakya) Hıristiyanlığın başlangıç ve yayılma dönemlerinde önemli bir dini merkez konumuna gelmiştir. Hz.İsa'nın çarmıha gerilişinden sonra havarileri Hıristiyanlığı yaymaya çalışmış, bu nedenle de Anadolu ile Yunanistan'a sık sık gitmişler, Roma'ya kadar uzanmışlardır.
Hıristiyanlıktan önce Antiocheia'da Gentil denilen bir cemaat yaşıyor, Sinagoglarda Eski Ahid'in MÖ.270'de yapılmış çevirileri okunuyordu. Gentiller Yahudilerin yüksek ahlâki ve ruhanî Tanrı kavramı ile inanların ahlâk yasalarının etkisinde kalmışlardı. Aziz Paulos ile Aziz Barnabas bu cemaate vaaz vermeye başlamadan önce Samiriye'de aynı adetleri benimsemiş bir topluluk yaşıyordu. Özellikle Aziz Petrus'u tanımak ve ondan vaaz dinlemek amacıyla (Caesarea'da (Kayseri) bir araya gelen Romalı yüzbaşı Cornelius ile yakınları vaftiz olarak yeni dini kabul etmişlerdi. Bu arada Aziz Petrus da görmüş olduğu bir rüyanın etkisinde kalarak onları ziyarete gelmiştir. Bundan sonra Roma İmparatorluğu'nun Filistin'deki bir kenti olan Judae'daki kilise vecd halini Kutsal Ruhun vaftizi olarak kabul etmişti. Bu arada Antiocheia'da Hıristiyan dinini kabul edenler arasında şiddetli bir tartışma gelişmiş, tartışmanın ana noktasını "Musa'nın adetine göre sünnet olmayanların" durumu oluşturmuştur. Aziz Paulos ile Aziz Barnabas'ın ılımlı görüşlerine Judae'dan gelenler karşı çıkmışlardır. Bu tartışmayı sonuca bağlayabilmek için Aziz Paulos ile Aziz Barnabas Kudüs'e giderek konuya açıklık kazandırmaya çalışmışlardır. Anadolu'daki bazı mucizeler bu toplantıda dile getirilmiş ve sünnetin üzerinde fazla durulmaması, yalnızca Kutsal Ruh'un kabul edilmesi öğütlenmiştir. Bu kararın ardından Aziz Yahuda, Aziz Silas, Aziz Paulus ve Aziz Barnabas'ın Anadolu'ya gönderilmeleri kararlaştırılmıştır. Ayrıca Azizler Antiocheia, Suriye ve Kilikya'daki Gentillerin Hıristiyanlığı kabul ettiklerini bildiren mektubu teslim etmekle de görevlendirilmişlerdir. Bundan sonra da Aziz Paulus ile Aziz Barnabas Hıristiyanlığı yaymak amacıyla Antiocheia'dan yolculuklarına başlamışlardır.
MS.252-300 yıllarında Antiocheia'da on kilise toplantısı yapılmış, ayrıca Anadolu Patriği'nin de merkezi olmuştur. Kutsal Kitap'ın MS.IV.yüzyıl sonunda Hieronymus tarafından yapılan Latince çevirisi olan Vulgata'yı hazırlayan Aziz Jerome, Antiocheia'da İsa'nın hayalini gördüğünü söylemiştir.
Roma İmparatorluğu'nun 395'te ikiye ayrılmasından sonra Antiocheia Doğu Roma İmparatorluğu'nun (Bizans) sınırları içerisinde kalmıştır. Roma döneminde başlayan Arap akınları Bizans döneminde de sürmüş ve yöreyi tehdit etmiştir. Buna rağmen Antiocheia önemini korumuş Bizans'ın İran'a yaptığı seferlerde de üs olarak kullanılmıştır. İmparator Iustinianus (527-565) Arap akınlarına önlem olarak kenti eskisinden daha küçük surlarla çevirmiş, yollarını taş döşeli olarak yenilemiş, tiyatro, hamam ve su yolları yaptırmıştır. Bizanslılardan arta kalan dört sur kapısından yalnızca Demir Kapı (Halep kapısı) günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir. Antiocheia bu yıllarda doğal afetlerden büyük zarar görmüş; M.S. 35,37 ve 41-45 arası, 115, 341, 365, 396, 458, 526, 528 ve 531-534 arası, 532, 551, 557, 588, 589 depremleri kenti baştan başa yıkmıştır. Bunlardan en şiddetli ve en çok can kaybına yol açanı, 29 Mayıs 526 tarihinde meydana gelen depremdir. Bu depremde 250.000 kişi ölmüş ve Antakya ile birlikte Daphne ve Seleukia Pieria de yerle bir olmuştur. 528 yılında meydana gelen deprem de de en az önceki kadar şiddetli ise de can kaybı diğerlerine göre daha az olmuştur. 526 ve 528 depremlerinden sonra yeniden kurulan yeni Antiocheia'da 542 yılında bir veba salgını yaşanmıştır.
İranlılar Antiocheia ve civarını yakıp yıkarak, 611-628 yılları arasında işgal etmişlerdir. İmparator Herakleios (575-641) bölgeyi İranlılardan kurtarmak istemişse de 622'de kentin önünde yapılan savaşta yenilmiştir. Bunun üzerine İranlılar Antiocheia'yı boşaltarak orada yaşayanları İran'a gitmeye zorlamıştır.
Bizanslılar yöreyi yeniden ele geçirmişlerse de Yermük Savaşı'ndan sonra (636), Übeyde Bin Cerrah komutasındaki Arap orduları bir kez daha Antiocheia'yı kuşatmıştır. Hz.Ömer'in isteği ile herhangi bir çatışmaya girilmemiş ve kent teslim olmuştur (638). Antiocheia'lılar zaman zaman Araplar'a karşı ayaklanmışlarsa da bundan sonuç alamamışlardır. Muaviye ve Velid Bin Abdülmelik kentte nüfusu çoğaltabilmek için Araplar'ı buraya yerleştirmiştir. Antiocheia, Abbasiler döneminde sakin bir devir yaşamış, Halife Harun Reşid kenti ziyaret etmiştir. 843-849 yılları arasında İbn Ebu Davud harap durumdaki İskenderun kalesini tamir ve kısmen de yenilemiştir. Abbasilerden sonra Tulunoğulları, İhşidiler, Hamidoğulları da yöreye egemen olmuş, ancak Bizans İmparatoru II.Nikephoros Phokas (963-969) kenti geri almıştır (968). Selçuklular 1070 ve 1075'de şekri kuşatmış ancak 20.000 altın karşılığında kuşatmayı kaldırmışlardır. Kutalmışoğlu Süleyman Şah bir süre sonra kenti ele geçirmiş ve halka çok iyi davranmıştır. Bu arada Mar Cassianus Kilisesi camiye çevrilmiş, buna karşılık iki kiliselik arsa Hıristiyanlara verilmiştir. Süleyman Şah'ın ölümünden sonra Melik şah'ın egemenliği burada çok fazla sürmemiş, 21 Ekim 1097'de haçlı ordusu Antiocheia önünde görülmüştür. Antiocheia Haçlı'lara karşı bir süre direnmişse de sonunda kent düşmüş ve halk kılıçtan geçirilmiştir. Bundan sonra Haçlılar yöreye egemen olmuş ve Antiocheia da prenslik olarak yönetilmiştir. Daha sonraki dönemlerde 1. ve 2. Haçlı seferleri sırasında Suriye bölgesi Bizanslıların elinden tamamen çıkmış bölge Arap beylikleri ile Latinler arasında paylaşılmıştır. Bu dönemde Antakya’da Ceyhan Irmağından Lazkiye’ye kadar olan bölgeyi kapsayan ve Kudüs’e bağlı olan bir dükalık (Antakya Prensliği veya Antakya Kontluğu) kurulmuştur.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:19

Antakya 1137 yılında Kilikya seferine çıkmış olan Bizans İmparatoru Ioannes II. Komnenos (1118-1143) tarafından ele geçirilmiştir. 1142’de düzenlenen ikinci bir seferde Antiocheia çevresindeki köy ve kasabalar tahrip edilmiştir. Onun yerine geçen Manuel Komnenos döneminde Antakya Prensi İstanbul’a gidip, İmparatora bağımlılığınıkabul etmek suretiyle Antakya’da kalabilmiştir.

Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak isteyen Manuel Komnenos, 1158 yılında düzenlediği doğu seferinde Çukurova Ermeni Prensliği üzerinde kesin hakimiyet sağlamıştır. Bundan sonra İmparator Antiocheia’ya geçmiş, Kudüs Kralı Baldwin III. de oraya gelerek Bizans İmparatorluğuna sadakatini belirtmiş, Manuel Kommenos da bir süre sonra İstanbul’a dönmüştür.

Eyyubi Sultanı Selahaddin Eyyubi’nin 1187 yılında Halep’i zaptetmesi üzerine zor durumda kalan Antiocheia Prensi III. Bohemond, Sultana elçi göndererek barış istemiş, Sultan bu talebi kabul etmiştir. Bundan sonra bölgedeki birçok kaleyi ele geçiren Selahaddin Eyyubi Eylül 1188’de Haçlıların elinde bulunan Bakras ve Darbsâk kalelerini de ele geçirmiş ve Antiocheia’nın Anadolu ile bağlantısını kesmiştir. Bunun üzerine yöre halkı büyük sıkıntı içine düşmüştür. Şehir, sadece El Mina ve Seleukiea Pieria limanları vasıtasıyla yardım alıyordu. Bu arada Antakya Prensliğinin talebi üzerine kısa süreli barış andlaşması yapılmıştır. Selahaddin Eyyübi, bölgedeki bütün kaleleri ele geçirmek için hazırlık yaparken III. Haçlı Seferi’nin başlaması üzerine bu sefer gerçekleşememiştir. Bunun ardından Eyyubi orduları 1191 yılında bölgeden tümüyle çekilmiştir.
XIII. yüzyılda Mısır’a egemen olan Memlûk Devleti’nin orduları Amik ovasına kadar ulaşmış, 1261 ve 1262 yıllarında Antiocheia’yı iki defa kuşatmışlardır. 1268 yılında tekrar yöreye gelen Baybars komutasındaki Memlûk ordusu Koz kalesini zaptettikten sonra Antiocheia’yı kuşatmıştır. 18 Mayıs 1268 tarihinde şiddetli bir savaş sonucunda Antiokheia ele geçirilmiş, yağmalanmış, yakılmış, surlar tahrip edilmiş, iç kalesi yıkılmıştır.Bu arada kentin Seleukeia Pieria (Çevlik) limanını da tahrip ettiren Baybars, Bakras ve Darb-ı sâk kalelerini ele geçirmiştir. Bundan sonra Antiocheia ve Bakras’da birer cami yaptırmış ve kentte imar faaliyetine girişmiştir. Memlûklerin gelişi ile Antakya’da 171 yıl hüküm süren Antakya Haçlı Prensliği sona ermiştir. Bu dönemde bölgeye 40 .000 Türkmen Gazze’den getirilerek Antiocheia ve Sis (Kozan) sınırına kadar, Haçlılardan alınan sahil bölgelerine yerleştirilmiştir.

1394 yılında Timur, Memlûk topraklarına bir sefer düzenlemiş, ancak Antiocheia’ya girememiştir. XIV. ve XV. yüzyıllarda Halep, Antep ve Antiocheia yörelerinde Avşarlar ve Bayatlar çoğunluktaydı. Kuzey Suriye Avşarlarından Gündüzoğulları Amik ovasında, Köpekoğulları Antep’te ve Özeroğulları İskenderun Körfezini çevreleyen bölgede yaşıyorlardı. Dulkadiroğlu Süli Bey’le anlaşan Özeroğlu Davut Bey ,Memlûklere karşı ayaklanarak, Antiocheia’yı ele geçirmiştir. Ancak, 1411 yılında Halep Valisine yenilince şehri Gündüzoğulları’na terkedip çekilmek zorunda kalmıştır. Gündüzoğulları’nın Antakya hakimiyeti de kısa sürmüştür. 1432 yılında Antakya’dan geçen seyyah Bertrandon de la Broquiere’in gözlemlerine göre; o zaman o bölgenin başkenti olan Antiocheia’nın surları içinde üçyüz kadar ev bulunuyordu.

XV. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı toprakları güneye doğru genişleyip Memlûk sınırlarına ulaşınca iki devlet arasında savaşlar da başladı, 1487 yılında Çukurova’da Memlûk ordusu Osmanlı ordusunu yenerek, komutan Hersekzade Ahmet Paşa’yı esir almıştır. 1488 yılındaki seferde de Osmanlı ordusu Memlûk ordusuna karşı başarı sağlayamamıştır. Nihayet 1490 yılında barış anlaşması yapılmıştır.
1516 yılında Osmanlı ordusu ile Memlük ordusu arasında Mercidabık’ta cereyan eden savaşı Osmanlılar kazanmıştır. Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı ordusunun başında Halep’e girmesiyle Antakya, İskenderun ve çevresi de 1516 yılının Ağustos ayında Osmanlı egemenliği altına girmiş oldu. Şehre ilk vali olarak Bıyıklı Mehmet Paşa tayin edildi. Bundan sonraki yıllarda yöre için en önemli olay, Kanuni Sultan Süleyman’nın buradan geçişidir. Kanuni, Tebriz seferi dönüşünde Aralık 1535 başlarında Antakya-İskenderun üzerinden Adana’ya geçmiş; daha sonraki yıllarda, 1548-1549 kışını geçirdiği Halep’te iken yaptığı gezilerden birinde Antakya’ya tekrar uğramıştır.

1552 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği ile Belen’e cami, han, hamam ve imaretin yapımına başlandı. Bunun ardından Belen’e 250 derbentçi yerleştirildi. Birkaç yıl sonra 65 hane daha yerleştirilerek burası köy haline getirildi. Bundan sonra yine yol güvenliğini sağlamak için Payas’taki eski kale ve hendeği sökülüp tümüyle yenilenmiştir (1567-1571). Payas kalesinin karşısında Sokullu Mehmet Paşa’nın 1568 yılında yapımını başlattığı cami, han, hamam, arasta ve imaretten oluşan külliye 1574 yılında tamamlanmıştır. Ayrıca bir iskele ile bir tersane yapılmış, limanı korumak için 1577 yılında limanın üst tarafına küçük bir kale (Cin kulesi) inşa edilmiştir. Derbentçi olarak buraya 541 aile yerleştirildi. Sokullu aynı dönemde Antakya’da da han, hamam, bedesten, değirmen gibi çoğu günümüze kadar ayakta kalan yapılar inşa ettirmiştir. Yörede bundan sonraki dönemde bilinen tek önemli olay 1607 yılında devlete isyan halinde olan Canbolatoğlu üzerine açılan seferdir. Bu seferde Murat Paşa, Oruç (Ruc) ovasında Canbolatoğlu’nu bozguna uğrattı.

XVII. yüzyılda yörede Süveydiye, Payas, İskenderun iskeleleri çalışır durumdaydı. Asi nehri ağzı kumla dolduğundan Antakya, Süveydiye iskelesinden yeterince yararlanamıyordu. İskenderun’un kıyıları bataklıklarla kaplı olmasına rağmen yine de yararlanılabilen bir liman konumundaydı. Nasuh Paşa’nın İskenderun'da başlattığı kale inşaatı yarım kaldığından ötürü güvenlik yeterince sağlanamıyordu. Payas Limanı ise hem ticaret , hem de askeri nakliyat yönünden çok önemliydi. Surre alayları (Hac kafilesi) hacca giderken bu yolu izliyordu. Bununla beraber XVII. yüzyılın sonlarında güvenliğin yeterince sağlanamaması yüzünden yöredeki birçok köy harap olmuş, köylüler yerlerini terketmişlerdir. Bir yandan göçler önlenirken bir yandan da XVII. yüzyıl sonları ile XVIII. yüzyılın başlarında Antakya, Lazkiye, Hama, Humus, Trablusşam dolaylarına konar-göçer halde yaşayan çok sayıda Türkmen aşiret ve oymakları yerleştirildi. Böylece hem üretim dengesi kuruldu, hem de harap yerleşim yerleri imar ve ihya edilmiş oldu.

Bu dönemde Karamurt’ta (Bakras civarı) Kanuni’nin yaptırdığı han da harap, iş görmez haldeydi. İskân çalışmalarının devamı olarak 1703-1704 yıllarında Vezir Hasan Paşa aynı yerde büyük bir han ile cami ve imaret yapılmasını emretti, yapım 1706 yılında tamamlandı. Burada aynı zamanda mustahkem bir kasaba inşa edildi ve yol güvenliği için derbent teşkilatı kuruldu. Böylece bölgede güvenlik sağlanmış oldu. Abdurrahman Paşa’nın çabalarıyla da 1769'da Anadolu'dan Belen'e köylüler getirilerek yöre iskân edilmiştir.

1822 yılında meydana gelen deprem İskenderun ve çevresinde büyük yıkıma yol açmış, Seleukeia Pieria’nın son kalıntıları da yıkılmış, Antakya’da birçok ev hasar görmüştür.

Osmanlı döneminde Antakya’da Ahilik ilkelerine göre çalışan, lonca halinde örgütlenmiş bir esnaf teşkilatı, hanlar etrafında organize olmuş ve her biri bir mesleğin mensuplarına tahsis edilmiş sokakların oluşturduğu işlek bir çarşısı, Asi nehri üzerinde değirmenler ve sulama için gerekli suyu nehirden sağlayan su dolapları bulunuyordu.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:19

1832 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Osmanlı ordusunu yenerek Suriye’yi ele geçirmiştir. Halep’e kabul edilmeyen Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Beylan (Belen) Boğazı’na çekilerek burada savunma düzeni aldı. Antakya’ya gelen ve ordusunu dinlendiren İbrahim Paşa Osmanlı ordusunun savunmada bıraktığı boşluklardan yararlanarak 28 Temmuz 1832 günü yapılan savaşı kazandı. Osmanlı ordusu ağır kayıplar verdi. İbrahim Paşa ordusu buradan İskenderun’a geçerek yoluna devam etmiş, Anadolu içlerine kadar ilerlemiştir. Antakya ve çevresinde 1839 yılına kadar İbrahim Paşa’nın kurduğu düzen devam etmiştir. Tanzimat’ın ilanıyla tüm Osmanlı ülkesi gibi Antakya ve çevresinin idari teşkilatında da yeni düzenlemeler yapılmıştır.

XIX. yüzyılda Gâvurdağı yöresinde asayiş bozulmuş, huzur kalmamış, Sivas vilayeti sınırlarından İskenderun iskelesi, Beylan ve Antakya kazaları sınırına kadar olan geniş bölgede isyan hareketleri baş göstermiştir. Osmanlı Devleti bölgeyi ıslah etmek ve düzeni yeniden kurmak için bir fırka (tümen) oluşturdu. ”Fırkai Islahiye” adı verilen bu ordunun komutanı Müşir Derviş Paşa, mülki konulardaki yetkilisi Ahmet Cevdet Paşa idi.
Bu ordu 1865 yılı ortalarında İskenderun’a geldi. Belen yoluyla Amanos Dağları'nı geçerek harekâta başlandı, isyanlar bastırıldı ve bölgede huzur sağlandı. Ordunun konakladığı yerde bir kışla yapıldı. Bundan sonra Hacılar, Tiyek ve Akbez nahiyeleri birleştirilerek bir kaza oluşturuldu, kışla yanında da kaza merkezi olmak üzere birkaç yüz hanelik bir kasaba kuruldu. Buraya ilk önce Hassa taburları ayak bastığı için kasabaya “HASSA” adı verildi. Buraya üç nahiyenin halkından bir kısmı nakledildi. Bundan sonra Halep vilayetinin idare yapısı yeniden düzenlendi. Yeni düzenlemede Antakya, Reyhaniye, Payas, Beylan, İskenderun (İskenderun Belen’e, Belen Payas’a bağlı), Ordu (Cisrişşuğur’a bağlı), Hassa (İslahiyeye bağlı), Halep vilayeti sınırları içinde yer aldı.

Süveyş Kanalının açılışı (1869) İskenderun iskelesini, dolayısıyla yöre ekonomisini olumsuz etkilemiş, İskenderun’un ticari yoğunluğu ve buna paralel olarak önemini yitirmiştir. 16 Nisan 1872 tarihinde Antakya’da meydana gelen şiddetli deprem Antakya ve köylerinde büyük tahribat yapmış, 1500 kişi ölmüş ve çok sayıda insan yaralanmıştır.

Süveyş Kanalının açılışının İskenderun ve havalisinin ekonomisi üzerinde yaptığı olumsuz etkileri telafi etmek için İskenderun-Halep arasında bir yol yapımına başlanmıştır. Bu yol 1886 yılında tamamlanmıştır. 1904 yılında yapımına başlanan İskenderun-Toprakkale demiryolu hattı ise 1 Kasım 1913 tarihinde tamamlanarak işletmeye açıldı.

Nisan 1909’da Adana’da meydana gelen Ermeni olayları Dörtyol, Kırıkhan ve Antakya’ya da yayıldı. 1915 yılında Süveydiye nahiyesi (bugünkü Samandağ) sınırları içindeki Musa Dağı’nda ikinci bir Ermeni olayı yaşandı. Buradaki köylerde yaşayan Ermenilerin büyük bir kısmı devletin tebliğ ettiği zorunlu yer değiştirme (tehcir) emrine uymayarak dağa çıktılar ve devlete isyan ettiler, dağı kuşatan askeri birliklerle silahlı mücadeleye giriştiler. 40 gün süren isyan Ermenilerin Fransız gemileri ile Mısır’a kaçmasıyla sona erdi.

I. Dünya Savaşı yıllarında Araplar Osmanlı Devletine karşı isyan hazırlıkları içindeydi. Bu amaçla İngilizler ve müttefikleri ile görüşmeler yapıyorlardı. 1916 yılının Mart ayında Petersburg’da Sykes-Picot-Sazanof (İngiliz-Fransız-Rus temsilcileri) arasında yapılan görüşmelerde de konu Osmanlı topraklarının paylaşılmasıydı. Buna göre Güneydoğu Anadolu’yu ve Suriye’yi Fransa, bunun güneyinde kalan bölgeyi, özellikle Irak’ı (petrol bölgesi) İngiltere alacaktı. I.Dünya Savaşı sonlarına doğru, Mondros mütarekesi öncesinde bu anlaşmanın uygulanacağını anlayan Faysal (Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu) Şam’a girip 7 Ekim 1918’de bütün Suriye’yi içine alan bir Arap hükümeti kurduğunu ilân etti. Hemen ardından, diğer şehirlerde de adamları vasıtasıyla kendine bağlı hükümetler ilan edilmesini sağlamaya çalıştı. Bu hedeflerden biri de Antakya idi.

I. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Suriye cephesindeki Türk ordusu 25/26 Ekim 1918 gecesi Halep’i terkedip kuzeye çekildi. Bu çekilme sırasında orduya komuta eden Mustafa Kemal Paşa Halep’te sokak muharebelerini yönetti, 28 Ekim’de Türk birlikleri Antakya, Belen, Dircemal, Telrifat hattını korumuş, Mustafa Kemal Paşa bugünkü sınırlara uyan bir hattın korunmasını emretmiş, bir anlamda yeni Türk Devletinin sınırlarını belirlemişti. Bu sırada Antakya’da Faysal taraftarları 27 Ekim 1918 günü bir emrivaki sonunda Faysal’ın güdümünde bir Arap hükümeti ilân ettiler. Hükümet konağındaki Osmanlı bayrağını indirip yerine Arap bayrağı diye bir bayrak astılar. Kaymakam İbrahim Edhem Bey’i hükümet reisliğine getirdiler.

30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros mütarekesi imzalandı. Ertesi gün mütareke hükümleri ordulara ve vilayetlere tebliğ edildi. Bunun ardından, Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığına tayin edilen Mustafa Kemal Paşa 3 Kasım 1918 günü birliklerine verdiği emirde “İskenderun, Antakya, Cebelsam’an, Katma, Kilis havalisi halkının dörtte üç çoğunlukla Arapça konuşan Türk olduğunun her işlemde gözönünde bulundurulmasını” ve mütareke şartları açıklığa kavuşturuluncaya kadar asker çıkartılmasına engel olunmasını emretti. Antakya’dan gelen Arap yanlılarıyla ilgili haberler üzerine Belen’deki 41. Fırka (tümen) merkezinden Antakya’ya bir alay gönderildi. Şehir kuşatılıp Arapların emrindeki askerler silahsızlandırıldı, bunların hapsettiği Türk ileri gelenleri serbest bırakıldı, Arap hükümeti girişiminin elebaşıları hapsedildi.

4 Kasım 1918 günü, İstanbul Hükümetinin de onayıyla 5 Fransız torpidosu İskenderun Körfezi’ndeki mayınları temizledi. Mustafa Kemal Paşa Sadaret makamından gönderilen ve Suriye’deki İngiliz Ordu Komutanına İskenderun limanından faydalanabileceklerinin bildirilmesini isteyen telgrafa olumsuz cevap verdi. Ertesi gün de “İskenderun’a çıkacak İngilizlere ateş edilmesi emrini verdiğini” bildirdi ve 6 Kasım günü İskenderun’a çıkarma girişiminde bulunan İngiliz gemilerine sahilden top atışıyla karşılık verildi.

Aynı gün Antakya’da huzur ve güvenliği sağlayan alay, aldığı emir üzerine şehirde bir bölük asker bırakıp Antakya’dan ayrıldı. Askerle birlikte Türk ileri gelenleri ve 100 kadar memur ailesi de şehri terketti. 41. Fırka’nın son askerleri Belen’den 9 Kasım 1918 günü ayrıldı ve protokolla belirlenmiş olan Payas hattının kuzeyine çekildi. Körfezde İtilaf Devletlerine ait savaş gemileri bekliyordu. Aynı gün bir İngiliz müfrezesi İskenderun’a çıktı, oradan Dörtyol’a gitti. Bu sırada Yıldırım Orduları Grubu lağvedildiğinden Mustafa Kemal Paşa 10 Kasım 1918 günü İstanbul’a gitmek zorunda kaldı.

Fransızlar 12 Kasım 1918 günü İskenderun’a asker çıkardı. Anlaşmaya göre yörede Osmanlı mülki idaresinin devam etmesi , dolayısıyla idarecilerin yerlerinde kalıp göreve devam etmeleri gerekiyordu. Ama devletin emirlerine uyarak burada kalmak isteyen Kaymakam ve Liman Reisi hakaret ve eziyetler edildikten, hapsedildikten sonra şehirden çıkarıldılar ve bir kayıkla Payas’a gönderildiler. 14 Kasım 1918 günü Fransızlar karaya yeni birlikler çıkararak önce İskenderun’u, 15 Kasım 1918 günüde Belen’i işgal ettiler. 27 Kasım 1918 tarihinde, merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiserliği bir kararname yayınlayarak, Antakya, İskenderun ve Harim’i içine alan ve “İskenderun Sancağı” adı verilen bir idari birim oluşturdu. Buna göre İskenderun Sancağı'nı bir askeri vali tarafından yönetilecekti.

İskenderun’dan 7 Aralık 1918 günü gelen bir Fransız birliği Antakya’yı işgal etti ve “Arap Hükümeti” adıyla sürdürülmekte olan Faysalcı yönetime son verdi. 11 Aralık 1918 günü 400 Ermeniden oluşan bir Fransız taburu Dörtyol’u işgal etti. I. Dünya Savaşı sırasında başka bölgelere göç ettirilen Ermenilerden geri dönenler aynı tarihlerde Dörtyol çevresinde toplanmaları sonucu bu civardaki Ermeni nüfusu 10 000’i aşmış ve Ermeni çeteleri ortaya çıkmıştı. İşgalden kısa süre sonra Fransız taburundaki Ermenilerle, Ermeni çeteleri taşkın ve saldırgan davranışlarıyla yöredeki Türkleri taciz etmeye başladılar. Soygun, saldırı, işkence ve intikam gayesiyle adam öldürme olayları günden güne arttı. Türklerin idari makamlara yaptıkları başvurular sonuçsuz kaldı. Bu arada baskı ve zulüm yüzünden kaçıp dağlara sığınan Türklerin kurdukları çeteler olaylara müdahale etmeye başladılar. Nihayet ilk olay 19 Aralık 1918 günü meydana geldi. O gün Karakese köyüne bir saldırı düzenleyen Ermeni askerlerden oluşan Fransız müfrezesi silahlı direnişle karşılaştı. Köy girişindeki barikatta meydana gelen çatışmada Fransızlar 15 ölü bırakarak çekildiler. Bu çatışma Türk Milli Mücadele tarihinin başlangıç noktası ve Kurtuluş Savaşının ilk kurşunudur.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:20

Son Osmanlı Mebusan Meclisi, 28 Ocak 1920’de Misak-ı Millî’yi kabul etti. Nisan 1920’de Reyhanlı mücahitlerinden Tayfur Mürsel (Sökmen) Ankara’ya bir telgraf çekerek “Antakya-İskenderun ve havalisinin Misak-ı Millî’ye dahil olup olmadığını” sordu. Mustafa Kemal Paşa cevabında yörenin Misak-ı Millî’ye dahil olduğunu, Maraş’taki Kolordu ile irtibat kurmaları gerektiğini bildirdi. Çeteler daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı mücadeleyi desteklemek üzere Kuvayı Milliye’ye katıldılar.

Eylül 1920’de Kırıkhan-Hassa arasında düzenli ve takviyeli Fransız birlikleri ile asker takviyeli Türk çeteleri arasında meydana gelen Boklukaya Savaşı çetelerin zaferiyle sonuçlandı. 1921 yılı ilkbaharında Kuseyr’de ve Yayladağı civarında Türk çeteleri duruma hakim iken buraya Antakya’dan ve Lazkiye’den takviye Fransız birlikleri gönderildi. Türk çeteleri bunlara karşı geniş bir cephe oluşturmuş ve mücadeleye başlamışlardı. Ancak Haziran ayında Ankara’da Hükümet ile Fransız temsilci Franklin Bouillon arasında başlamış olan barış görüşmeleri nedeniyle, Maraş’tan mücadelenin durdurulmasını ve çetelerin çekilmesini bildiren bir emir geldi. Bunun üzerine çeteler Temmuz 1921’de mücadeleyi bırakıp Maraş ve Antep taraflarına çekildiler.

8 Ağustos 1921 tarihinde Fransız Yüksek Komiserliği İskenderun Sancağı’nın yönetim şeklini belirleyen yeni bir kararname yayınladı. Bu kararnameye göre İskenderun Sancağı, Fransız işgal bölgesi içinde tam özerkliğe ve özel bir idare sistemine sahip oluyordu. Sancağı bir “Mutasarrıf” yönetecek ve bu mutasarrıf Halep Hükümet Reisinin yetkilerine sahip olacaktı. Sancak’ta Türkçe, Arapça ile birlikte resmi dil olarak kabul edilecek, Sancak’ın kendine özel bütçesi olacaktı. 12 Eylül 1921’de yeni bir kararla Harim (Reyhaniye hariç) Sancak’tan ayrılıp Halep’e, büyük bir Türkmen nüfusunun yaşadığı Bayır-Bucak bölgesi ise Lazkiye’ye bağlandı.

Ankara İtilafnamesi

Fransa ile Türkiye arasındaki savaşı sona erdirmek için Ankara’da Haziran (1921) ayından beri devam eden görüşmeler Ekim ayında sona erdi ve 20 Ekim 1921 günü Türkiye ile Fransa arasında “Ankara İtilafnamesi” adı verilen ön barış anlaşması imzalandı. İtilafname Türkiye ile Fransa arasında arasında devam etmekte olan savaşı sona erdiriyor ve Türkiye ile Fransız işgal bölgesi olan Suriye arasında bir sınır çizilmesini öngörüyordu. İtilafnamede ana hatları belirlenen ve Payas’tan başlayıp Kilis yönüne doğru ilerleyen ve Fırat’a ulaşan bu sınır İskenderun Sancağı’nı Türkiye dışında bırakıyordu. Aynı İtilafnamenin 7. Maddesine göre, İskenderun için özel bir idare şekli kurulacak, yörede yaşayan Türklerin kültürlerini geliştirmek için her türlü kolaylıktan ve imkanlardan yararlanacak, Türk dili orada resmi dil olacaktı.

Ankara İtilafnamesi’nden sonra Çukurova ile güney ve güneydoğu bölgesinde bulunan Fransız birlikleri çekilmeye başladı. Türkiye ile Suriye arasında çizilen sınıra göre Dörtyol (Payas dahil) ve Hassa Türkiye’de kalmış, Fransızlar 1922’nin ilk günlerine kadar Erzin’i ve Dörtyol’u boşalıp Türkiye’ye terkederek güneye çekildiler. İşgal altındaki Belen 1922 yılı sonunda nahiye haline getirildi, kaza teşkilatı halkının çoğu dışardan gelen Ermenilerden oluşan Kırıkhan’a nakledildi; Kırıkhan ilçe, Belen ise Kırıkhan’a bağlı bir nahiye oldu. Lozan Barış Andlaşmasında (24 Temmuz 1923),Türkiye ve Fransa tarafından Ankara İtilafnamesi ile belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırı aynen kabul edildi.
Türkiye'ye katıldıktan sonra 1939 yılında, Adana'nın Dörtyol ve Hassa ilçelerinin bağlanması ile Hatay ili konumuna getirilmiştir.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:20

Hatay Kaya Mezarları ve Beşikli Mağara


Hatay Samandağı ilçesinde Vespasianus-Titus Tüneli yakınında bulunan Beşikli Mağara Roma dönemine ait bir mezarlıktır. Bu mezarlık kayalık yamaçlardaki kalker tabakaları içerisinde oyulmuş on iki mezar bulunmaktadır.

Bu mezarların kral mezarı olduğu ileri sürülmüşse de gerçekte bunlardan on ikisinin Romalı yönetici ve Seleucia Pieria kentinin ileri gelenlerine ait olduğu sanılmaktadır. Bu mağara mezarlarının dışında kalan alanlarda da geniş bir nekropol (mezarlık) bulunmaktadır. Nekropol alanının yukarısında bulunan yapı kalıntılarının bu mezarlarla ilgili kişilerin yaşadıkları ve görev yaptıkları yerler olduğu sanılmaktadır. Günümüzde bu alanda yeterince araştırma ve kazı çalışmaları yapılmamıştır.

Beşikli Mağara bu kaya mezarlarının en geniş ve en ünlülerinden olup, içerisinde bölümler halinde on iki mezar vardır. Mezarlar birbirlerinden duvarlar ile ayrılmıştır. Bu taş mezarlar, taş sütunlar ve kemerlerin birbirine bağladığı bölümler halinde olup, yukarıdan aşağıya yine taş merdivenlerle inilmektedir. Kayaların oyulması ile meydana getirilen, yer yer kapıların açıldığı bölümlerdeki sütunlar, sütun başlıkları, kademeler ve üst örtüyü kısmen süsleyen motifler orijinallerine uygun biçimde yapılmıştır.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:20

Hatay Gezgin Gözüyle

TARİHİ YERLER İLE KÜLTÜR VE TABİAT ZENGİNLİĞİ BULUNAN MEKANLAR
Antakya Kalesi ve Surları: M.Ö. 300 yıllarında İskender’in generallerinden Seleucos I. Nikator tarafından kurulan Antakya Kalesi dünyanın önemli yapıları arasında yer alır. Sırasıyla Seleucoslar, Romalılar, Bizanslılar, Haçlılar, Selçuklular ve Osmanlılar tarafından kullanılarak zamanımıza kadar gelebilmiştir. Sayısız depremler ve savaşlar sonucunda çok harap olmuştur.
Bugün ayakta kalan duvarların büyük bir kısmı M.S. 6 yy’da Bizans İmparatoru Justinianus tarafından yapılmıştır. Kale duvarları ; Asi Nehri’nin kenarından başlayarak Silpius Dağları arasında dolanıp, Küçükdalyan’da tekrar nehre kavuşmaktaydı. Şimdi ancak Silpius Dağı üzerindeki kısımlar bulunmaktadır.

St.Pierre Kilisesi:

Antakya-Reyhanlı yolu üzerinde kente 2 Km uzaklıkta Habib Neccar Dağ’ı yakınındadır. Doğal bir mağara olup, eklemelerle Kiliseye dönüştürülmüştür. İsa’nın 12 havarisinden biri olan St.Pierre (Aziz Petros) Antakya’ya M.S. 29-40 tarihleri arasında gelmiş ve Hristiyanlığı yaymaya çalışmış. İlk dini toplantının yapıldığı bu kilisede cemaat ilk kez Hristiyan adını almış. Hristiyanlığın ilk kilisesi olarak bilinir.

Bu mağara M.S. XII-XIII. yy.’larda Haçlılar tarafından ön cephesine yapılan ilave inşaat ile gotik tarzda bir kilise şekline çevrilmiş mağaranın tabanında tahrip olmuş bir şekilde M.S. 4 ve 5. Yüzyıllara ait mozaik kalıntısı vardır.

Ayrıca bir altar, niş içinde mermer küçük St.Pierre’nin heykeli, kutsal sayılan su, saldırı esnasında cemaatın gizlice kaçmasına yarayan tünel bulunmaktadır.

Ki1ise, 1963 yılında Papa VI. Paul tarafından Hristiyanlar için Hac yeri ilan edilmiştir.

Her yıl 29 Haziran’da Katolik Kilisesince burada bir ayin düzenlenmektedir.

Haron (Charonion) Kabartması ;

St. Pierre Kilisesinin 200 m. kuzeyinde bulunan kabartmalar, kayalara oyulmuş dev bir büstle dikkat çeker. Büst başında örtü bulunan tamamlanmayan bir kadın portresini andırmaktadır. Kabartmalar I. Yüzyılda Antiochus zamanında bir veba salgını sırasında yapılmıştır.

Demirkapı :

St Pierre Kilisesi yakınından geçen Hacıkürüş Deresinden akan şiddetli selleri kontrol altına alabilmek için Habib Neccar Dağı ile Haçdağı’nı birbirinden ayıran derin ve dar vadi üzerinde yüksek ve sağlam bir duvar yapılmıştır. Şehir kapılarından biri de (Demirkapı) aynı zamanda sur görevi yapan bu duvar üzerindedir. St. Pierre Kilisesi yanından Demirkapı’ya gidilebilmektedir.

Ortodoks Kilisesi (Aziz Piyer ve Aziz Paul Kilisesi) :

Antakya’da Hürriyet Caddesi’nde bulunan Kilisenin yapımına 1860’lı yıllarda başlanmış, ancak 1872 depreminde büyük hasar görmüş, tekrar başlayan yapım çalışmaları 1900 yılında tamamlanmıştır.

CAMİLER

HABİB NECCAR CAMİ: Kurtuluş Caddesi ile Kemalpaşa Caddesi kavşağında bulunan camii, Hz. İsa’nın havarilarine ilk inanan ve bu uğurda canını veren bir Antakyalı’nın adını taşımaktadır. Caminin Kuzeydoğu köşesinde 4 metre derinde Habib Neccar türbesi vardır.

Bu günkü cami Osmanlı dönemi eseridir. Etrafı medrese odaları ile çevrili cami avlusundaki şadırvan 19. yüzyıl eseridir.

ULUCAMİ: Köprü yakınında bulunan ve yapıldığı dönem itibariyle Antakya’nın en eski camisi olan Ulu Cami’nin Memlük dönemi eseri olduğu sanılmaktadır. Kitabesinde Hicri 1117 tarihi bulunmaktadır. Kitabesinden caminin ve minaresinin çeşitli dönemlerde tamir edildiği anlaşılmaktadır.

ŞEYH AHMET KUSEYRİ CAMİİ VE TÜRBESİ : Antakya-Yayladağı güzergahında, Antakya’ya 25 km. uzaklıkta bulunan Şenköy’dedir. Osmanlı döneminde yaşamış bir veli olan Şeyh Ahmet Kuseyri’nin türbesi ve aynı avluda bulunan cami 16. yüzyıl eseridir.

SOKULLU MEHMET PAŞA KÜLLİYESİ : Payas’tadır. Külliyenin tamamı Sokullu Mehmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a 1574 yılında yaptırılmıştır.
Külliyede bulunan bölümler : Mutfak, Külliyeye ait iki çeşme, Kervansaray, Bedesten, Hamam, Sıbyan Mektebi.

Ayrıca külliye dışında köprü, Cin Kulesi gibi yapılar ve Kubbe Dede Türbesi vardır.

KANUNİ SÜLEYMAN HANI : Belen’dedir. 1549 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Günümüze camii ve hamam faaldir. Han’ın ise kalıntıları kalmış, kısmen restore edilmiştir.

SU KANALLARI :
Seleukos ve Roma dönemlerinde Harbiye çağlayanlarından Antakya’ya su getirmek için yapılan 10 km. uzunluğundaki kanalların ve köprülerin kalıntılarını bugün de görmek mümkündür.

Bunların en belirgin bölümleri Harbiye-Antakya arasındaki kalıntılar ile Antakya’da Devlet Hastanesi yakınlarında bulunan “Memekli Köprü”dür.

ÇEŞMELER : Antakya içinde yer yer bazı binaların bitişiğinde ya da duvarlarına yapışık olarak yapılmış eski taş çeşmelere rastlanır. Bunlardan bir kısmı 19. yüzyıldan kalmıştır. Büyük bir kısmı ise 20. yüzyıl başlarında yapılmıştır ve “Zugaybe Çeşmesi” adıyla anılırlar. Suyu 1. Dünya Savaşı yıllarında Dursunlu Köyü yakınlarından imece usulü ile getirilen bu çeşmeler şahıslar tarafından yaptırılmıştır.

HANLAR VE HAMAMLAR : Antakya içinde en eski ve sayıca çok olan yapılar hanlar ve hamamlardır. Bunların hemen hepsi Vakıf eserleridir. Cindi Hamamı (Memluk dönemi), Saka Hamamı, Meydan Hamamı, Yeni Hamam (Osmanlı dönemi) halen çalışan tarihi hamamlar ve Kurşunlu Han, Sokullu Hanı (Saka hamamı yanındadır ve 18. yüzyıldan itibaren Sabunhane olarak kullanılmıştır.) dönemlerinin nadide birer eseri olan hanlardır. Sokullu Bedesteni de kısmen ayaktadır (Ulucami yanında)

HATAY ARKEOLOJİ MÜZESİ

Hatay’da ilk bilimsel kazı çalışmaları 1932 yılında başlamıştır. Çalışmaların ilk yıllarında çeşitli ve kıymeti büyük olan tarihi eserlere rastlanması bir müze kurulması fikrini doğurmuştur. O yıllarda Fransız idaresinde bulunan Hatay’da M.Mişel Booşer tarafından hazırlanan bir proje ile çıkan eserlere göre bir müze hazırlanmıştır. 1939 yılında tamamlanan müzede 3 ayrı bilim heyetinin yaptığı hafriyatlar sonucunda çıkan eserler toplanmıştır. Bunlar ;

1- Chicago Oriental Institute 1933-1938 yılları arasında Amik Ovası’nda Cüdeyde,Dehep, Çatalhöyük ve Tainat’ta çalışmıştır.

2- British Museum adına Sir Leonard Wolley 1936’da Samandağ El Mina mevkiinde 1937’den 1948 senesine kadar aralıklarla Atçana höyüğünde hafriyat yapmışlardır.

3- Princeton Üniversitesi de Antakya civarında araştırma kazıları yapmışlardır. Müzenin esas zenginliği temin eden mozaikleri çıkaran bu heyettir.

Müze 23 Temmuz 1948’de Hatay’ın kurtuluş bayramında ziyarete açılmıştır.

1974 yılında Müzeye yeni salonlar eklenmiştir. Müze yöredeki kazılardan elde

edilen çeşitli tarihi eserlerin yanında Dünyanın 2. Büyük Mozaik Müzesidir.

Müzede ; 18.100 parça Arkeolojik eser, 1.050 etnografik eser, 13.820 sikke, 1.347 mühür olmak üzere toplam 34.317 eser bulunmaktadır.

Müzedeki Mozaikler 2. ve 5.yy’lar arası Roma ve Bizans dönemlerini kapsayıp, mitolojik olaylar ve kişiler sembolize edilmektedir.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:21

Antakya Lahiti : Antakya Lahiti, arkeoloji literatüründe “Sidemara Tipi” olarak adlandırılan lahit grubuna girer. “Sidemara”, Konya Ereğlisi sınırlarındaki Ambararası Köyü’nün antik dönemdeki adıdır. İlk kez buradan çıkarılan bir lahit, bu gruba adını vermiştir. Lahidin yapıldığı mermerin Afyon yöresinden Synnada (Şuhut) ve Dokimeion (İscehisar) mermer yataklarından çıkarılmış olduğu saptanmıştır. Bu nedenle lahidin Afyon yöresindeki mermer atölyelerinden birinde yapıldığı düşünülmektedir.

Sidemara Tipi lahitler, Roma Dönemi’nde moda olmuş, Anadolu’nun birçok yöresinde kullanılmıştır. Bu tip lahit örnekleri İstanbul, Konya ve Ankara Müzelerinde bulunmaktadır.

Sanduka ve kapaktan oluşan lahit, Antakya Merkez, Harbiye Caddesi, Kışlasaray Mahallesi, 487 parseldeki sit sahası içinde bir temel hafriyatı sırasında bulunmuştur. Sandukanın uzunluğu 247 cm., genişliği 122 cm., yüksekliği 120 cm.’dir.

Lahit içinde Alpin ırkından olduğu anlaşılan biri erkek, ikisi kadın olmak üzere 3 erişkin iskeleti ile bazı küçük buluntular ele geçirilmiştir. Atölyelerde heykeltraşlar lahitleri kendi istekleri doğrultusunda ve belli şablonlar kullanarak mitolojik motiflerle süslemişlerdir.

Sanduka iki dar, iki geniş cephesi ile kapak, heykeltraşlık eserleri ile bezenmiştir. Lahitteki tüm figürlerin arka formunu oluşturan ve kompozisyonun simetrisini sağlayan aedicula’lar, mimari süslemeler, burmalı sütunlar bu tür lahitlerin tarihlendirilmesinde önemli bir ipucu verir. Lahit, stil özellikleri ve lahit içerisindeki sikkeler yoluyla İ.S. III. yüzyılın ortalarına tarihlendirilmiştir.

Barlaam Manastırı :Yayladağı ilçesi Keldağ üzerindedir. Keldağ hem Seleukos döneminde, hem de Roma döneminde kutsal yerlerden biriydi. O dönemlerde burada bir Dorik tapınak vardı. (M.Ö. 3. yüzyıl). M. S. 4. yüzyılda St. Barlaam buraya gelerek Zeus Heykelini yıkmış ve bir keşişler topluluğu oluşturmuştur. 6. Yüzyıl başlarında Manastırın güneydoğu köşesinde bir kilise yapılmış, 526 depreminde bu kilise yıkılmıştır. 960-1050 arasında yeniden yapılan Manastır 1268 yılına kadar faaliyetini sürdürmüş, daha sonra terk edilmiştir.

St. Simeon Stilit Manastırı : Milattan sonra 6. yüzyılda yapılan bu Manastır Antakya’lı St. Simeon’un bir sütun üzerinde 40 yıl yaşadığı yer olarak ün yapmıştır. Antakya-Samandağ yolu ile Asi Irmağı üzerinde bulunan manastır kalıntılarına, Değirmenbaşı Beldesi’nden ayrılan bir yoldan gidilir. Yol Manastır kalıntılarına kadar ulaşır. Bu kalıntılar, Aknehir Beldesi sınırları içinde 479 m. yüksekliğindeki bir tepe üzerindedir.

St. Simeon Manastırı, kısmen sağlam oyulmuş kayalardan dik açılı duvarlarla kuşatılmıştır. Manastırın sekizgen merkezi etrafında 3 kilise ile bazı yapılar ve St. Simeon sütunu bulunmaktadır. 3 giriş kapısı vardır. Doğu batı ekseni bir haç şeklindedir.

St. Simeon Stilite ömrünün 45 yılını bir sütunun tepesinde yaptırdığı örtülü ve korunaklı bölümde geçirmiş ve bu süre Guinnes Rekorlar Kitabı’nda yer almıştır.

Kızlar Sarayı (Kasr El Banet)

Reyhanlı-Halep asfaltı üzerinde (tampon bölgede) bulunmaktadır. Bu sarayın bölgeyi kontrol altında tutan bir merkez olduğu ve Bizans devrine ait olduğu sanılmaktadır. Saray girişine iki taraflı kesme iri blok taşlardan oluşan bir geçitten girilmektedir. Giriş kısmı yıkılmıştır. Orta kısmında yüksek kare planlı bir kule bulunmaktadır. Kule yıkılmaya yüz tutmuştur. Kulenin kuzey tarafında çeşitli oda kalıntılarına rastlanılmıştır. Bu odalarının sarayı koruyan askerler tarafından kullanıldığı düşünülmektedir. Kulenin doğu tarafında nişler içerisine yerleştirilmiş 8 adet sonradan tahrip edilmiş mezar kısımları ile su deposu alanı mevcuttur. Bu kısmın örtü sisteminin düz dam olduğu taşlar üzerindeki ahşap atıl deliklerinden anlaşılmaktadır. Kulenin güney tarafında kilise kalıntısına rastlanmıştır.

Kızlar Sarayının bütününde malzeme olarak kesme büyük blok taşlar kullanılmıştır. Ayrıca mezarlık kapısı girişinde bir Latin haçı ile rozet motifi yer almaktadır. Kilisenin güney cephesindeki kapı üzerinde alçak kabartma halinde akanthos yaprağı motifi vardır.

Harbiye (Daphne) Tarihçesi

Hatay’ın çağlayanlar bölgesi olan Harbiye, 6 km.’lik bir yolla Antakya’ya bağlanır. Şelaleleri ile çok serin olduğundan yerli ve yabancı turistlerin ziyaret ettiği bir mesire yeridir. Platonun güneyinden fışkıran kaynaklar, çeşitli şelaleleri meydana getirdikten sonra Asi Nehrine karışırlar. Bu şelalelerin Antik çağdaki isimleri Kastalia, Pallas ve Saramanna’dır.

Harbiye’de yapılan arkeolojik araştırmalardan anlaşılacağı üzere, kazı neticesinde elde edilen buluntulardan M.Ö. 4500-3000 tarihinden itibaren yerleşim yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir.


Hellenistik ve Roma devrinde zengin halk kesimi, Antik çağda da bir mesire yeri olarak kullanılabilmesi için büyük malikaneler ve villalar yaptırmışlardır. Makedonya Kralı büyük İskender’in generallerinden I. Seleucus Nikator Antakya’yı kurarken burayı da imar etmeyi ihmal etmemiştir.

Asıl gelişme Helenistik devri krallarından Antiochus Epiphanos zamanında olmuştur. Bu devirde Apollon mabedi inşaa edilmiştir.

Roma çağında ilk önce İmparator Pompeus imara başlamış daha sonra diğer imparatorlar tarafından hamamlar, büyük villalar inşaa edilmiştir.

Antik çağda bütün Yakındoğu’da Apollo adına düzenlenen yarışlar ve oyunlarla ün kazanan bu yer 1268’de Memlukluların eline geçtikten sonra bir daha eski parlak dönemine erişememiştir.
Çevlik (Seleukeia Pieria)’nin tarihçesi : Antakya’nın 35 km batısında, Musa Dağı’nın güneyinde kurulmuş antik şehirdir. Bu bölgede ilk iskan M.Ö. 4500 yıllarına kadar iner. Bütün dünyaca bilinen tarihi Seleukoslarla başlar. Büyük İskender’in ölümünden sonra generalleri arasında paylaşılan ve burayı da içine alan topraklar generallerinden Seleucus’a kalır.

Çevlik’ten Bir Görünüm

Seleukoslar merkezleri Babil olmasına rağmen buradan Akdeniz’e hükmetmek istiyorlardı. Bunun güçlüğünü anlayan İmparator önce burayı devletinin başkenti yapmayı düşündü. Ancak her an denizden saldırıya uğraması mümkün ve savunması güç olan bu şehri başkent yapmaktan vazgeçerek Antakya’ya yöneldi.

Roma egemenliğine geçtiğinde de önemi daha da artmıştır. Daha sonra Bizans hakimiyetine geçmiştir. Bu dönemde liman eski önemini kaybetmiştir.

Seleukeia Pieria şehri aşağı ve yukarı şehir olmak üzere iki kısımdan kurulmuştur. Yukarı şehir deniz seviyesinden 300 metredir. Burada büyük malikaneler, mabetler ve resmi binalar bulunmaktadır. Aşağı şehir liman ve çevresinde kurulmuştur. Aynı zamanda burada büyük bir hamam ve küçük bir tiyatro bulunmaktadır.

Şehrin ÇARŞI’ı ve EL-MİNA ismini taşıyan iki kapısı bulunmaktadır. Şehrin tamamı bir surla çevrilidir.

Buluntular:

1-Titus Vespasianus Tüneli

2-Beşikli Mağara

3-Dor Mabedi

Titus Vespasianus Tüneli : Seleukeia Pieria antik kentininin aşağı şehir kısmında bulanan tünel İ.Ö. I. yüzyılda yapılmıştır.
Samandağ en canlı günlerinde dağlardan inerek yaşamı tehdit eden sel ve taşkınlarla baş etmek durumundaydı. Nitekim akıntıların sürüklediği toprak limanı kullanılmaz duruma getirmişti. Bunun üzerine Roma imparatoru Vespasianus şehrin etrafını dolanacak, böylece akıntıların yönünü değiştirecek bir tünelin yapımını emretti. İnşaat İ.S. 69 da başladı, İ.S. 81 yılında halefi ve oğlu Titus tarafından bitirildi. Tümüyle dağ içine oyulan tünel 1380 m. uzunluğunda, 7 m. yüksekliğinde, 6 m. genişliğindedir.

Tünelin her iki ucunda Vespasianus’a ait kitabe bulunmaktadır.

Titus Vespasianus Tüneli

Kaya Mezarı ve Beşikli Mağara: Titus tünelininin yakınındadır. Yolu tünelin girişinden ayrılır. Geniş alana yayılan mezarlık, kayalık yamaçlara oyularak yapılmıştır. Mezarlarda Romalılara ait 12 adet Kral mezarı bulunmuştur. Kral ailesine ait mezarların yanı sıra halka ait olanlarda vardır. Nekrepolun hemen yukarısında o dönemde resmi daire olarak kullanılan çalışma odalarının kalıntıları mevcuttur.

Dor Mabedi :

Tümüyle beyaz mermerden yapılan mabedin kalıtları Kapısuyu Köyü’ne giden yolun 2. km.’sinde bulunur.

Bir zamanlar Seleukeia kentinin merkezinde yer almış, kral mabedi olarak tüm şehri görecek şekilde inşaa edilmiştir. Tapınaktan geriye sütun parçaları, başlıklar mermer altlıklar, büyük temel taşları kalmıştır.

Aççana (Alalah) Hitit Saray Harebesi : Antakya - Reyhanlı Karayolunun 22. Km.’sinde yolun sağında yer almaktadır. M.Ö. 19 ve 15. yüzyıllara ait iki saray kalıntısı mevcuttur. Aççana Höyüğü Antik (Alalah) şehrinin kalıntısıdır. İlk iskan M.Ö. 3400 yılında başlamıştır. Mısırlılar, Mitaniler, Mezopatomya devletleri ve Etiler gibi kavimlerinin de yerleşim alanı olarak kullandığı 17 yerleşme tabakası mevcuttur. 4. 7. tabakalarında büyük saraylar vardır. En eski saray 7. Tabakalarda Babil Kralı Hammurabi ile çağdaş Yamhat ve Hitit Prensi Yarım-Lim tarafından inşaa edilmiş olanıdır. Bu saray M.Ö. 18. Yüzyıla aittir.

M.Ö. 15. yüzyıla ait 4. tabaka sarayı bu sarayın hemen bitişiğindedir. Kral Nigme- Pa’ya Aittir. Saraylar taş temeller üzerine kerpiçle inşaa edilmiş olup daireler bir iç avlunun etrafında sıralanan mekanlar dizini halindedir.

İssos Harabeleri : Erzin ilçesi sınırları içinde Adana yolu ile deniz arasında Seleukos döneminden Epiphania kentine ait olan ve “İssos Harabeleri” olarak bilinen su kemerlerinin kalıntılarıdır.

Danaahmetli Köprüsü : Kırıkhan Ovasında, Karasu Nehri üzerinde 6 gözlü bir taş köprüdür. Köprünün 16. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır.

Demirköprü:Antakya-Reyhanlı yolunun 20. Kilometresinde aynı adla anılan köyde, Asi Nehri üzerinde bulunan bu taş köprü yıkılan Antakya köprüsünün bir benzeridir. Ortaçağda bu köprü bölgenin en önemli geçitlerinden ve Antakya’nın savunmasında büyük rol oynayan yerlerden biriydi.

Köprünün iki ucunda da kuleler ve kapılar vardı. Osmanlı döneminde burada derbent teşkilatı vardı ve geçiş ücretliydi. Kuleler 1837 yılında depremde yıkılmıştır. Köprü halen sağlamdır.

KALELER

Koz Kalesi (Kürşat Kalesi) : Aynı adla anılan köyün yakınındadır. Eski çağlarda kullanılan ve Altınözü tarafından gelip Harbiye’den geçerek Antakya’ya giren Kuseyr yolu üzerindedir. Bu kalenin Antakya’nın güney bölgesini emniyet altına almak amcıyla Antakya Prensliği döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Antakya Latin Patriğinin de ikamet ettiği yer olan kale, 1268 yılında Baybars tarafından kuşatma sonucunda teslim alındı. Bir tepeyi içine alacak şekilde yapılan kalenin sadece büyük blok taşlarla inşa edilmiş olan yarım daire şeklindeki iki burcu ayakta olup, diğer kısımları harap ve belirsiz durumdadır.

Bakras Kalesi : Aynı adla anılan köyün hemen üst tarafındadır. Köyün yolu Antakya-İskenderun yolunun 27. Km.’sinden ayrılır. Yolun batısında, dağların arasında sarp bir tepe üzerine yapılmıştır. Strabon’un bu kaleden bahsettiğine bakılırsa, tarihi çok eski olmalıdır. Kale önceleri Belen geçidinin girişini, Antakya kurulduktan sonra ise Seleukos başkentini koruma gayesine hizmet etti. Haçlılar döneminde de, Antakya Prensliği’nin kuzeyde en önemli savunma noktasıydı.

Birkaç defa el değiştirdikten sonra Templier Şövalyeleri’nin eline geçen kale 1268 yılında Baybars tarafından kuşatılarak zaptedildi. Birkaç katlı ve bir alay askeri barındıracak büyüklükte olan kale genel olarak harap olmaya yüz tutmuş olmakla birlikte, birçok mekanları sağlam durmaktadır.

Karamurt Hanı : Antakya-İskenderun yolunu Bakras’a bağlayan yolun ortasına rastlar. Osmanlı döneminde kullanılan anayol üzerindedir. Kanuni Sultan Süleyman Belen’le birlikte burada da bir han yaptırmıştı. Zamanla bu han harap oldu. 1704 yılında enişte Hasan Paşa aynı yerde büyük bir han yaptırdı, derbent teşkilatı kurdurdu. Hanın yaşaması için kendi adına bir de vakıf oluşturdu. Bu handan günümüze sadece birkaç duvar kalmıştır. Han yakınındaki tek gözlü köprü ise halen kullanılmaktadır.

Payas Kalesi

Payas’ta Sokullu Külliyesi’nin batısındadır. Burada eskiden harap bir kale vardı. Sahilde inşa edilen Payas Limanı ile tersanenin güvenliği için 1567 yılında kale ve hendeği tamamen sökülerek yeniden yapıldı, yapımı 1571 yılında tamamlandı. Son yüzyıl içinde hapishane olarak kullanıldı.

Cin Kulesi

Kale ile liman arasında, hemen aşağıdaki limanı korumak için 1577 yılında inşa edilmiştir. Eskiden “İskele Kalesi” adıyla anılan bu yapı 360 derecelik görüş alanına sahip bir karakol kulesidir.

Sarıseki Kalesi : İskenderun - Payas arasında eski anayol güzergahı üzerindedir. Hellenistik dönemde veya Haçlılar döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Harap haldeki kalenin Yavuz Sultan Selim döneminde yeniden yapımına başlandı, ancak Kanuni Sultan Süleyman döneminde tamamlanabildi. Kısmen ayakta olan kale halen askeri bölge içindedir.

Şalan Kale : Nur (Amanos) Dağları üzerinden aşarak İskenderun Körfezi ile Kırıkhan Ovasını birbirine bağlayan eski dağ yolu üzerinde, Değirmendere yakınlarında sarp bir tepe üzerindedir. Harap halde ve sadece birkaç duvarı ayakta olan kalenin Haçlılar dönemine ait olduğu ve yolun güvenliği için yapıldığı sanılmaktadır. Kaalee Şuğlan, Çivlan, Şıvlan gibi adlarla da anılır.

Darbısak Kalesi ve Bayezid Bestami Makamı : Kırıkhan’ın kuzeyinde Alaybeyli Köyü’nün hemen önünde bir tepe üzerindedir. Bu kale Antakya Haçlı Prensliği döneminde yörenin önemli kalelerinden biri idi. Hem İskenderun Körfezinden gelen dağ yolunun doğu girişinin, hem de Belen geçidini kuzey girişinden güvenliğini sağlıyordu.

1268’de Baybars tarafından alındıktan sonra önemini yitiren Kale uzun süre terk edilmiş halde kalmış, 19. yüzyıl sonlarında burada Karamürselzade Mustafa Şevki Paşa tarafından İslam evliyalarından Bayezid Bestami adına bir cami ve ziyaret yeri yaptırılmıştır. Kalenin bazı bölümleri kısmen ayaktadır. Cami ve Bayezid Bestami’nin makamı her yıl binlerce ziyaretçi tarafından ziyaret edilir.

Dor Mabedi: Kapısuyu yöresinde, Çevlik bölgesine hakim bir tepede, sütun kalıntıları görülebilir. Su Kanalları Seleukos Döneminde, Harbiye (Defne) çağlayanlarından Antakya'ya su getirmek için yapılan 10 km uzunluğundaki kanalların ve köprülerin kalıntılarını günümüzde de görmek mümkündür. Antakya içinde kalan tek bölümü Memekli Köprü olarak anılmaktadır.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:21

Hatay Sözlü Tarih

Lokman Hekim’e ilişkin söylence

Tüm bitkilerin dilinden anlayan Lokman hekimde her derde deva bir ilaçları anlatan bir kitap vardır."Hikmet-ül Lokman" adlı bu kitap la Davut Peygamber hastaları iyileştirmiştir.Kitap DanyalPeygamber eliyle Babil’e geçmiş Orada Aristoteles onu Grekçe’ye çevirmiştir.Harun Reşit döneminde ise Arapça çevirisi yapılmış o günden sonra ise halk hekimlerinin elinde bir başvuru kaynağı olmuştur.Günümüze değin süren bu kaynak günümüzde aslı gibi değildir.
Efsaneye göre Lokman Hekim iyice yaşlanmıştır.Günün birinde ölüme çare olacak otu bulmak için bir kayığa biner.Kitabı dayanındadır.Asi ırmağı üzerinde ağır ağır giderken bir adam belirir ve seslenir:
-Lokman bu yaşta tek başına nereye?
-Ölüme çare bulmaya
-Ölüme çare varmıdır?
-Yoktur belki ama aramakta mı yoktur?
-Bak hele şu kitaba ne kadar ömrün kaldı?
-yoksa sen azrailmisin?
-.........
Birden kayık devrilir ve Lokman boğulur.Kitap da suya düşer.Dalgalar ancak küçük bir bölümünü kıyıya ulaştırır.Diğerleri yiter kaybolur.O yıl Lokman’ın düştüğü asi ırmağı taşar ve ülkede görülmemiş bir bolluk olur.Irmağa yaşam suyu anlamına geleln asi adı verilir.Yörede o kitaptan arda kalanların günümüze ilham kaynağı olduğu söylenir.
Hıdır İlyas Söylenceleri

Binlerce yıl önce Samandağ’ın Hıdır Köyü’nde bir "Hayak Suyu" vardır.Bu suyu bir ejderha bekler.Her yıl bir kız kurban edilirse sudan bir yudum verilir.Kurban edilme sırası Kral kızına gelince elleri bağlanıp ejderhanın önüne atılır.Tam ejderha onu yutarken bir çoban yetişip mızrağını saplar acıdan kıvranan ejderha bir daha vurup öldürmesi için yalvarır sa da çoban vurmaz.Ejderhada yerleri korkunç pençeleriyle yararak kaçar.Gide gide Lübnan’da ki sert kayalara çarpar bir Nehir suyu olur ve akarak gelip Hatay’a ulaşır.
Günümüzde Asi ırmağı o ırmaktır.Aslında kızı kurtaran da Hızır a.s.dır.Halk ona Hıdır Bey adını yakıştırır ve kral kızıyla evlendirir.Yere sapladığı mızrağı da kocaman bir ağaç olur.
Günün birinde Musa Peygamber Tanrı’ya "Evrenin en akıllı adamı kimdir?"diye sorar o da Hıdır Bey’dir diye yanıtlar.Onu nasıl bulacağını sorunca da değneğini yere sapladığında büyür ağaç olur.Torbanda ki ölü balıklar canlanır.gökyüzü açıkkken birden yağmur yağarsa bulunduğun yer iki denizi kavuşturuyorsa işte orası Hıdır’ın ülkesidir der.
Musa torbasını tuzlu balıkla doldurup dğneğini alıp yola düşer.dağ taş demez dolanır ama bir türlü aradığı ülkeyi bulamaz.Sonunda Samandağ açıklarında bir kayaya varır,yorgunluktan uyuyakalır.Uyanmınca yere sapladığı değneğin büyüyüp ağaç olduğunu vekendisini gölgelendirdiğini görür.Torbasındaki balıklar da canlanmış bir bir denize atlamaktadırlar.Gökte bulut yoktur ama sırıl sıklam ıslanmıştır.Aradığı ülkeyi bulmanın sevinciyle çevresini izlerken yanına bir balıkçı yaklaşır.
-"Hoş geldin ya Musa" der.Musa
-Hoş bulduk ben Hıdır Bey’i arıyorum,onu nasıl bulurum,diye sorar.Adam işine karışmamak soru sormamak kaydıyla onunla Hıdır’ı bulmaya karar verip yola koyulurlar.
Biraz gidince adam kıyıdaki kayıkları delmeye başlar.Musameraklanıp nedenini sorar ama adam cevap vermez.Bu kez küçük bir çocuğu öldürür.Musa Karşı çıkar ve nedenini öğrenmek ister, ama adam gene yanıtlamaz.Asi ırmağını izleyerek yollarına devam erler.Konakladıkları her yerde bir ziyaret yaparak ilerlerken bir köye varırlar.Balıkçı kolları sıvayıp yıkık bir duvarı onarmaya başlar.Musa dayanamayıp yine nedenini sormaya başlar.Adam dayanamayıp öfkelenir ve cevaplamaya başlar "kayıkları deldim çünkü düşman gelip almasın diye,çocuğu öldürdüm büyüyünce çok kötü bir adam olacaktı halbuki ailesi iyi insanlardı,duvarı yaptım çünkü çocuklar çok yoksul ve yetim insanlardı.Duvar altında bir gömü var büyüyünce bulup alsınlar.Bunları anlatır ve aradığın adam bendim der ve ortadan kaybolur.
Günümüzde bu buluşma yeri ziyaret yeri olarak kullanılmaktadır.Musa ve Hıdır’ın buluştukları yerde günümüzde kutsal sayılmaktadır.
Habib Neccar söylencesi

Eski zamanlarda antakya yöresinde yaşayanlar putlara tapmaktadırlar.Tanrı onlara ;Yahya,yunus,Şamun Peygamberleri gönderir.Onlar da vaazlarıyla halkı uyarıp doğru yola çağırır.
O devirde put yapımıyla geçimini sağlayan Habib Neccar adlı bir kişi dinlediklerinden atkilenir,putlara tapmaktan vaz geçer.Halk ta vaazları engellemek için elinden geleni yapar.
Bir gün,vaaz dinleyenler öfkelenir ve peygamberi öldürmeye kalkışır.Tam bu sırada yetişen Habib Neccar halkı uyarmaya çalışır.İyice çılgına dönenler Habib Neccar’ın başını keserler Habib başını koltuğunun altına alarak şimdiki Habib Neccar camisinin bulunduğu yere gelir burada düşer.Kimileirne göre ise üç gün üç gece başı koltuğunda şehirde dolaşıp Kur’an okur.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:21

Hatay Cami ve Mescitleri


Hatay (Antakya) Cami ve Mescitleri
Osmanlı döneminde Antiocheia'nın ismi Antakya'ya çevrilmiştir. Vakıf kayıtlarından öğrenildiğine göre kentte 28 cami ve mescit inşa edilmiştir.
Ulu Cami, Habib Neccar Camisi ve Ağa Camisi dışında kalan diğer cami ve mescitler kubbesiz olup, ahşap çatılıdır. Sivil mimariye yakınlıkları olan bu mescitlerin minareleri çoğunlukla şerefelerine kadar taştan örülmüştür. Bunların yükseklikleri de fazla değildir. Çokgen gövdeli minarelerin üzerleri genellikle yöresel ahşap külahlıdır. Bu tür minareler daha çok Halep, Gaziantep, Maraş ve Adana'daki örneklerde karşımıza çıkmaktadır.
Antakya'daki belli başlı mescitler arasında Erdebili, İbn Sufî, Kubbeli, Yunus Fakih, Sarı Mahmut, Şönbik Debağa (Tabakhane), Kostal, Meydan, Mukbil, Şuğunoğlu, Numan, Ağca, Hamamcıoğlu, Şeyh Hakikoğlu, Basaliye ve İmaran mescitleri bulunmaktadır.

Habib Neccar Cami (Merkez)

Habibi Neccar Cami, şehirde yapılan ilk cami olarak bilinmektedir. Memluklulardan Baybars zamanında eski bir Roma tapınağının yerine yapılan cami, IX. yüzyılda depremden zarar görmüş XVII. Yüzyılda, Osmanlı döneminde yenilenmiş, yalnızca barok üsluptaki minaresi eski şeklini korumuştur. Bu yapının altında halkın ziyaret ettiği 3 mezar bulunmaktadır. Kur’an’da Habib-ün Neccar ile ilgili olayın geçtiği yer olması bakımından kutsal sayılmaktadır.
Tarihi kaynaklara göre Antakya’da ilk cami 638 yılında Arapların şehri ele geçirmesinden sonra yapılmıştır. Bazı kaynaklara göre de Habib Neccar Türbesini ve Camisini Ubu Ubeyde Bin Cerrah yaptırmıştır. Caminin bulunduğu yerde 1960 yılında yapılan bir kazıda alt kısımlarda farklı duvar kalıntıları ile karşılaşılmıştır. Ancak bu duvarların hangi yapılara ait olduğu kesinlik kazanamamıştır. Bugünkü Habib Neccar Camisi’nin medrese duvarlarında Arapça kitabeli metinlere rastlanmaktadır. Habib Neccar’ın ismi ilk kez İbni Batuta seyyehatnamesinde geçmiş; burada da Habib Neccar’ın mezarı, yanında zaviyesi olduğunu belirtmiştir.

Caminin köşesinde Hz.İsa tarafından gönderilen azizlerine ilk defa inanan ve onları korurken şehit olan Habib Neccar’ın türbesi vardır. Caminin arkasındaki dağa onun ismi verilmiştir.Ayrıca bu dağ üzerinde de Habib Neccar’a ait bir de ziyaret yeri vardır.

Antakya’da inanılan bir efsaneye göre: Peygamberin halifesi Hz. Ömer, Diyar-ı Rûm denilen ve o zaman Hıristiyanların elinde bulunan Anadolu’yu fethetmek, İslamlaştırmak için buraya askerlerini göndermiştir. Bunlardan bir gurup Ebu Übeyde bir Cerrah’ın kumandasında, Antakya üzerine yürümüş ve karşılaştıkları kaleleri ele geçirmişlerdir. Ebu Übeyde’nin, Habib Neccar adında bir bayraktarı vardı. Savaşın en kızgın, en çetin anlarında, Habib Neccar, bir elinde sancağı şerif, diğer elinde kılıcıyla ön saflarda kıyasıya dövüşürdü. Kumandan ne zaman : "Yetiş ya Habib" derse, canını dişine takar, düşman saflarını yararak öne geçer, askere şevk ve heyecan verirdi. Böyle bir gün, Antakya yakınlarındaki Nur dağları üzerinde savaşılıyorken Ebu Übeyde çaresiz kalmıştı. Savaşın kızgın bir anında, yine: "Yetiş ya Habib!" diye bağırınca, Habib Neccar : "yallah!" diyerek tepeyi bir anda tırmanmış, düşman saflarını yararak sancağı en yüksek zirveye dikmiştir. Bu sırada karşısındakiler bir kılıç darbesiyle başını gövdesinden ayırmışlar. Bu sırada galeyana gelen Arap ordusu tepeden indiklerinde Habib Neccar’ın başsız gövdesiyle karşılaşmışlar. Geri çekilen düşman, Habib’in başını bir sırığa saplayarak götürmüş ve ibret olsun diye Antakya kalesinin en yüksek burcuna dikmişler. Arap orduları, birkaç gün sonra, Antakya’yı da kuşatmışlar. Savaşın kızıştığı bir sırada kale burcundaki Habib’in kesik başından sesler gelmeye başlamış: "Kardeşlerim, yiğitlerim, ben buradayım. Sağdan hücum edin, sola koşun". Kesik baştan gelen sesleri işiten Araplar heyecanla ileri atılmışlar, düşman askerleri ise paniğe kapılarak geriye çekilmişler. Bu olayın ardından kale birkaç saat içinde zapt edilmiş, halk vergiye bağlanmıştır. İnanışa göre; Kumandan Ebu Übeyde, şehit Habib’inin kesik başını gömmüş, üzerine türbe, yanına da bir cami yaptırmıştır. Habib Neccar’ın vücudu da Nurdağları’ndaki bir mezara konmuştur.

Evliya Çelebi, Antakya’ya geldiğinde Habib Neccar Türbesini ziyaret etmiş, ona ait çeşitli efsaneleri seyyahatnamesinde yazmıştır. Evliya Çelebi’ye göre, Habib Neccar, İsa Peygamber zamanında yaşamış ve Ona iman etmiş İsa gibi mucizeler göstermiş, daha sonra da, puta tapanlar tarafından başı kesilerek öldürülmüştür. Evliya Çelebi’nin bir ifadesine göre de Antakya Kal’ası, İstanbul Kal’asından sonra en büyük kal’alardan biridir. Seyahatnamesinde bunu şöyle anlatır:

"Antakya Kal’ası duvarlarının ve burçlarının yüksekliği başka bir yerde görmedim. Doğu yönündeki dağlar üzerine oturan duvarları 80 arşın yüksekliğindedir. Asi nehri kıyılarındaki duvarlar ise yalınkat, 20 arşındır. Kal’anın yapıldığı taşların her biri birer fil gövdesi kadardır. Büyük usta Ferhat, taşları baltasıyla birbirine öyle yanaştırmış ki, tek bir kaya sanırsınız..."


Ulu Cami (Sultan Selim Cami) (Merkez)

Antakya’nın en eski yapısı olarak bilinen Ulu Cami, XVI. yy. da yapılmış olup, Erken Osmanlı dönemi Ulu Camileri plân düzenindedir.Bununla beraber Memlûklar dönemine ait izler burada açıkça görülmektedir. Kitabesinde Hicri 1117 (1705) tarihi bulunmaktadır. İbadet mekânı sütunların desteklediği küçük kubbelerle örtülüdür. Ancak, depremlerden zarar gören bu yapı 1987 yılında yıkılarak yeniden yapılmıştır. Günümüze ulaşan camide orijinal mimari parçalar ve bezemeye rastlanmamaktadır.


Ahmet Kuseyri Cami ve Türbesi (Yayladağı)

Antakya-Yayladağı yolu üzerinde, Antakya’ya 25 km. uzaklıkta bulunan Şenköy’dedir. Osmanlı döneminde yaşamış bir veli olan Şeyh Ahmet Kuseyri’nin türbesi ve aynı avluda bulunan cami XVI. Yüzyıla tarihlendirilmektedir.


Kanuni Sultan Süleyman Cami (Belen)

Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1553’te tek kubbeli olarak yaptırılmıştır. Günümüze orijinal durumu ile ulaşamamıştır. Yakınında bir de kervansaray bulunmaktadır.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:21

Hatay Külliyesi (Payas Külliyesi)


Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi (İskenderun)

İskenderun’un yanı başındaki Payas beldesinde Osmanlı dönemine ait yapılardan Sokollu Mehmet paşa Külliyesi günümüze çok iyi bir durumda ulaşmış ve restore edilmiştir. Sokollu Mehmet paşa 1574’te Mimar Sinan’a Cami, Medrese, Sıbyan Mektebi, Arasta, Han, Tabhane, İmaret, Hamam ve Çeşmeden oluşan bir külliye yaptırmıştır. Klasik Osmanlı Mimarisinin tüm özelliklerini yansıtan külliyenin camisi Evliya Çelebi’de “Cami-i Kebir” olarak geçmektedir. Caminin ibadet mekânını örten büyük kubbe iki küçük kubbe ile desteklenmektedir. Bu plân düzeninden ötürü de yan mekânlı camiler grubu içerisinde yer alacak özelliktedir. Ana giriş kapısı oldukça yüksek ve sivri kemerlidir ve mukarnaslarla süslenmiştir. Mermer mihrap XIX.yüzyılda buraya eklenmiştir. Ampir üslubundadır.

Yapı topluluğunun bedesteni, kervansaray ile cami arasına yerleştirilmiştir. Buradaki beş dizelik yazıtından 1574-1575 yıllarında yapıldığı anlaşılmaktadır. Yapı topluluğunun merkezini oluşturan bedesten 15x115 m. Ölçüsünde olup dikdörtgen planlıdır. Üzeri de 12 çapraz tonozla örtülmüştür.

Yapı topluluğunun hemen hemen tümünü kaplayan kervansaray, doğusundaki alanı bütünüyle kaplamıştır. Osmanlı kervansarayları arasında büyüklüğü ile dikkati çeken bir yapı olup, kare plânlı bir avlunun etrafındadır. Kuzey ve güneyi sekizer, doğusu da on üç payeyi taşıyan çapraz tonozlu revaklarla çevrilmiştir. Bu revakların arkasında da konaklama hücreleri yer almaktadır. Odaların dışa açılan pencereleri olmadığından aydınlanma avludan yapılmaktadır.

Yapının güneyindeki dar ve uzun bir koridor aracılığıyla iç bahçeye geçilir. Burada doğu ve batı yönlerinde tonoz örtülü bir takım mekânlarla karşılaşılır. Aynı zamanda burada günümüze gelememekle birlikte, büyük bir mutfağın olduğu sanılmaktadır. XVI.yüzyıla tarihlendirilen bu eserin üst örtüsü çapraz tonoz ve kubbelerle tamamlanmıştır.

Caminin kuzeyinde, Sokollu Mehmet paşa Külliyesi’nin bir bölümünü oluşturan hamam, caminin kuzeyinde, bedesten ile kervansaray arasında yapılmıştır. XVI. Yüzyılın, klasik Osmanlı mimarisi üslubundadır. Çifte hamam plân düzeninde olan yapının kadınlar bölümü yıkılmış ve günümüze gelememiştir. Soyunma yeri kare plânlı olup, sekiz köşeli bir kasnak üzerine kubbe oturtulmuştur. Sıcaklık kısmı ise hac plânlı ve dört eyvanlıdır. Bunun köşeleri kesme taştan, kubbeli dört eyvan yerleştirilmiştir.

Külliyenin yanı başından geçen çay üzerinde de altı köprü kurulmuş olup, günümüzde bunlardan yalnızca ikisi kullanılmaktadır.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:21

Hatay Kale ve Surları


Antakya Kalesi (Merkez)

İstanbul surlarından sonra en uzun sur duvarları olan Antakya surları MÖ.300 yıllarında Seleukos I zamanında inşa edilmiştir. Roma ve Bizans dönemlerinde yapılan ilavelerle genişletilmiş 23.600 m. Uzunluğuna erişmiştir. Habib Neccar Dağı üzerinden batıda âsi Nehri’ne, doğuda da aşağıdaki düzlüklere kadar ulaşır. Üst kısımlarda surların yüksekliği 50-60 m.ye Âsi Nehri kıyısında da 70 m.ye kadar ulaşır. Evliya Çelebi 44.000 adım uzunluğundaki duvarların büyük taş bloklarla örüldüğünü ve son derece de sağlam olduğunu belirtir. Surlar 80-100 m. arasında birer burçla takviye edilmiştir. Buradaki burçlar 5 katlı olup her kat başlı başına müstakildir. Burç sayısının 360 dolaylarında olduğu sanılmaktadır. Kalenin yapımında kullanılan büyük taşlar adeta birbirleri ile perçinlenmiştir. Kalenin kuzeyde Halep, batıda Şam kapıları bulunuyordu. Bunlardan Halep kapısının 10 m. Yüksekliğinde demir bir kapısı vardı.

Surların içerisindeki İçkale, MS.VI.yüzyılda Bizans İmparatoru Nikefhoros Fokas tarafından yaptırılmış ancak günümüze iyi bir durumda gelememiştir. Bu surların çok fazla zarar görmesinin nedeni de Perslerin buraya hücum etmesinden kaynaklanır.

Günümüzde Habib Neccar Dağı üzerinde bu surların ve İçkalenin yıkıntıları ile sarnıç kalıntıları görülmektedir. Ayrıca Habib Neccar Dağı ile Haçdağ arasında selleri önlemek amacıyla İmparator Iustinianus tarafından VI.yüzyılda yapılmış olan Demirkapı denilen bölüm iyi bir durumda günümüze kadar gelebilmiştir.


Koz Kalesi (Altınözü)


Altınözü Koz Kalesi Köyü’nün yakınında olan bu kale, yüksek, sarp ve kayalık bir tepe üzerinde kurulmuştur. Üçgen şeklindeki tepenin etrafı çepeçevre kalın duvarlarla sağlamlaştırılarak iyi bir korunak meydana getirmiştir.
Bu kale Helenistik dönemde yapılmıştır.Büyük bir bölümü harap olmakla beraber, güney tarafındaki kalıntılardan iri blok taşlarla yapıldığı, birbirlerinden 100 m. uzaklıkta yarım yuvarlak 2 burcu olduğu görülmektedir.
Koz Kalesi Bizanslılar ve Haçlılar tarafından da kullanılmış, 1268 yılında da Baybars tarafından ele geçirildikten sonra önemini yitirmiştir.






Bakras Kalesi (Belen)

Belen Örençay (Bakras) Köyü’nde Kızıldağ’ın eteğindedir. Helenistik dönemde Anadolu-Suriye-Mısır yolunu kontrol etmek amacıyla yapılmıştır. Sonraki dönemde Romalılar, Bizanslılar ve Haçlılar tarafından onarılarak kullanılmıştır.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında da Osmanlıların eline geçmiştir. Günümüze iyi bir durumda gelen kalenin içerisinde Bizans döneminde bir de kilise yapılmıştır.






Darbısak (Darb-ı Sak) Kalesi (Kırıkhan)

Kırıkhan’a 4 km. uzaklıkta, Alaybeyli Köyü’ndedir. Bu kale Helenistik dönemde Belen Geçidi’ne kuzeyden gelen yolu korumak için yapılmıştır. Bu kale de Bakras Kalesi gibi 50-60 m. Yüksekliğinde bir tepenin üzerinde kurulmuştur. Günümüze doğu tarafına ait bazı kalıntıları ile kaleye dağdan su getiren su kemerleri ayakta gelebilmiştir. Ayrıca İslâm velilerinden Beyazıt Bestâmi adına burada bir ziyaret yeri ve cami yapılmıştır. Kalenin bir bölümü sonraki dönemlerde konut haline getirilmiş ve Osmanlı dönemi idarecileri ile ailelerinin mezarları burada bulunmaktadır. Bu yüzden de halkın ziyaret yeridir.


Sarıseki Kalesi (İskenderun)

İskenderun-Adana Karayolu üzerinde, İskenderun’a 10 km. uzaklıktadır. Helenistik dönemde (MÖ.300-MS.20) yapılmış, Romalılar, Bizanslılar, Haçlılar ve Selçuklular, Osmanlılar tarafından kullanılmıştır. Evliya Çelebi’nin belirttiği gibi, dörtgen plânlı, yekpare taşlı bir yapıdır. Yavuz Sultan Selim yol güzergâhı üzerinde bulunan bu kalenin onarımına 1516’da başlamış ve Kanuni Sultan Süleyman 1549’da tamamlamıştır. Kaleden çok az bir kalıntı günümüze gelebilmiştir.


Şalen Kalesi (Sıvlan Kalesi) (İskenderun)

İskenderun’un kuzeydoğusunda Değirmendere Köyü yakınındaki Şalen Kalesi Amanos Dağları’nın uzantısı olan sarp ve kayalık bir tepeye kurulmuştur. Helenistik dönemde yapılmış, Bizanslılar ve Haçlılar zamanında gözetleme ya da karakol kalesi olarak kullanılmıştır. Günümüze bu kaleden, pek az kalıntı gelebilmiştir.


Payas Kalesi (İskenderun)

Payas kalesi, Osmanlı döneminde Sokollu Mehmet Paşa tarafından Payas Limanı ve tersanesini güvence altına almak için 1567’de yapımına başlanmış, 1571 yılında da tamamlanmıştır. Antik çağlara ait bir kale üzerine yapıldığı sanılmaktadır. Onunla ilgili bir kalıntıya rastlanamamıştır. Sokollu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı, dört köşeli, sekiz kuleli bu kale Payas’ın simgesi olarak nitelenmektedir. Başta Evliya Çelebi olmak üzere buradan geçen zenginler bu kaleden söz etmişlerdir. İskenderun Limanına gelen yabancı gemilerin su gereksinimini karşılayan Payas’ın güvenli bir yer olmasında Balyemez Toplarının bulunduğu bu kalenin büyük önemi vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında cezaevi olarak kullanılmış, özellikle ağır cezaya mahkûm olmuş suçlular buraya yerleştirilmiştir. Namık kemal de bir süre bu kalede hapsedilmiştir.



Cin Kulesi (İskenderun)

Payas Kalesi ile liman arasında, hemen aşağıdaki limanı korumak için 1577 yılında inşa edilmiştir. Eskiden “İskele Kalesi” adıyla anılan bu yapı 360 derecelik görüş alanına sahip bir karakol kulesidir. Günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:22

Hatay Köprüleri


Diocletianus Köprüsü (Merkez)

Antakya’nın merkezinde Âsi Nehri üzerinde bulunan köprüyü Roma İmparatoru Diocletianus yaptırmıştır. Büyük kesme taştan üç ayaklı olan bu köprünün ayaklarının biri üzerinde Roma’nın simgesi olan kartal kabartmaları bulunuyordu. Birkaç kez onarılan bu köprü ne yazık ki 1970’den sonra yıktırılarak yerine yeni bir köprü yaptırılmıştır.


Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü (Altınözü)

Payas Sokollu Mehmet Paşa Külliyesinin bir bölümünü oluşturan bu köprü, küçük dört gözlü olup, günümüze pek az bir bölümü gelebilmiştir. Bunlardan ortadaki göz sivri kemerli ve diğerlerinden daha yüksekti. Moloz taş ve tuğla karışımından yapılmıştır. XVI.yüzyıla tarihlendirilmektedir. Evliya Çelebi de bu köprüden söz etmiştir.


Memekli Köprü (Merkez)

MS.II.yüzyılda Harbiye çağlayanları üzerindeki 9 km. uzunluğunda olan ve Antakya’ya su getiren kanallar üzerinde iki köprü yapılmıştır. Günümüzde bu kanalların hemen hemen bütünü yok olduğu gibi köprülerin de kalıntıları bulunmaktadır. Halk arasında bu köprülere Memekli Köprü ismi verilmiştir. Yapı malzemesini kaba moloz taşlar, kemerleri de tuğlalardandır.


Demir Köprü (Merkez)

Antakya-Reyhanlı yolunun 21. km.de Âsi Nehri üzerindedir. Taştan 5 gözlü olan bu köprünün yapım tarihi kesinlik kazanamamakla beraber Osmanlı döneminde birkaç kez onarıldığı bilinmektedir.


Danaahmetli Köprüsü (Kırıkhan)

Kırıkhan İlçesi’nin Torun, Abalaklı, Kodallı ve Danaahmetli köyleri arasında Karasu Çay’ı üzerindedir. Yavuz Sultan Selim zamanında yapılan yedi gözlü köprü günümüze sağlam bir durumda gelmiş olup, kullanılmaktadır.


Murat Paşa Köprüsü (Kırıkhan)

Kırıkhan İlçesi, Murat Paşa Köyü’nde iki ayrı köprü halindedir. Bunlardan birinin köprü ayakları dolmuş, diğeri kısmen de olsa kullanılmaktadır. Mimari üslubundan Osmanlı döneminde yapıldığı biliniyorsa da kesin bir tarihleme yapılamamaktadır.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:22

Hatay Kiliseleri


Aziz Pierre Mağara-Kilisesi (Merkez)

Antakya’ya hakim, kentin kuzeydoğusunda, Reyhanlı çıkışı yakınında Stauris (Hac) Dağı’nın eteğinde Aziz Pierre Mağara Kilisesi bulunmaktadır.

Aziz Pierre Antakya’daki ilk toplantısını ve ilk vaftiz törenini Habib Neccar Dağı’nın (Haçdağı) eteklerinde yapmıştır. Yahudi Mahallesi’nin kenarındaki mağarada toplananlar Hristas dinine bağlı anlamına gelen Hıristiyan ismini ilk kez burada almışlardır. Bu mağara-kilisede Aziz Pierre ve Aziz Barnabas ilk Hıristiyan cemaatine vaaz vermişlerdir. Böylece bu mağara-kilise Hıristiyanlığın ilk kutsal kilisesi olarak kabul edilmekle beraber ne zaman gerçek anlamda kiliseye dönüştüğü kesinlik kazanmamıştır.

Mağara-kilisenin girişinde biri büyük, ikisi daha küçük olmak üzere üç kapısı vardır. Sağır ve yuvarlak kemerlerle cephenin tek düzey görünümü böylece giderilmiş, yuvarlak ve yıldız şeklindeki sembolik pencereler de onları tamamlamıştır. Kutsal mağaranın döşemesindeki mozaikler V.yüzyıla aittir. Mağara içerisindeki duvarların tümü XII.-XIII.yüzyıla ait fresklerle kaplı olmasına rağmen günümüzde bunların yalnızca izleri görülebilmektedir.

Mağara-kilisenin girişinde 9,5 m. Genişliğinde, 13 m. derinliğinde ve 7 m. yüksekliğinde bir bölüm vardır. Buradan ibadet mekânına geçilmektedir. Buradaki apsid bölümünde Aziz Pierre’nin mermer sandukası ile duvarın üzerinde mermer bir Meryem heykeli dikkati çekmektedir. Mihrabın sağında kayalardan sızan, kutsal olduğuna inanılmış suların toplandığı havuzda vaftiz törenleri yapılmıştır. Mihrabın soluna açılmış kapıdan, 3 m.den sonrası duvarla kapatılmış bir tünel görülmektedir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında Romalıların ani baskınlarına önlem olarak bu tünel kaçış amacıyla kullanılmıştır.

Haçlılar döneminde kilise birkaç metre daha uzatılmış ve yerel taş malzeme kullanılan iki kemerle ön cepheye bağlanmıştır. Ön cephe Papa IX.Pius’un isteği ile Kapuçin rahipleri tarafından 1863 yılında restore edilmiştir. Bu çalışmalara Fransa Kralı III.Napolyon da maddi katkıda bulunmuştur.

Kilisenin içerisinde, sunağın çevresinde bir takım mezarlar bulunmaktadır. Mağara kilisenin önündeki alanın birkaç yüzyıldan beri mezarlık olarak kullanıldığı da burada yapılan çalışmalar sonucunda anlaşılmıştır.

Aziz Pierre Mağara-kilisesi Nasturi Kilisesi’nin Bizans Kilisesi’nden ayrılmasıyla eski önemini yitirmiştir. Günümüzde Aziz Pierre’nin şehit edildiği, Vatikan’ın kutsal yer ilân ettiği Mağara-kilise 1963 yılında Papa IV.Paul tarafından Hıristiyanların Haç yeri olarak ilan edilmiş, her yıl 29 Haziran’da buraya gelen din adamları ve cemaatin katıldığı toplulukla kutsal ayinler yapılmaktadır. Bu törenlere her yıl Vatikan’ın temsilcisi de katılmaktadır.


Kharon (Hero) (Cehennem Kayıkçısı)

St.Pier Mağara Kilisesinin 20 m. uzağında kayalara oyulmuş Mitolojide ismi geçen Cehennem Kayıkçısı Kharon’un kabarması bulunmaktadır.

Kharon kabarması, başı bir örtü ile kapatılmış, kabarma bir insan portresidir. Bu kabartma İmparator Antiochos zamanında Antakya’da birçok insanın ölümüne neden olan veba salgını sırasında yapılmıştır. Bu dönemde toplumlara etkili olan kâhinlere danışılmış, onların tavsiyesi üzerine de kente yukarıdan bakan dağ üzerinde böyle bir kabarmanın yapılması kararlaştırılmıştır.

Kabartma üzerine ölüm ile ilgili sözler yazılmış ancak, bu sözler günümüze ulaşamamıştır.

Grek Mitolojisine göre Kayıkçı Kharon, ölülerin ruhlarını Stiyks ırmağından geçirip yer altı ülkesine götürmekle görevlidir. Kharon ölülerden bazılarını kayığına alıyor, bazılarını da yalvarmalarına kulak asmadan kıyıda bırakıyordu. Kharon’un kıyıda bıraktıkları öldüklerinde kendilerine dini tören yapılmayanlardı. Bunlar yer altı Tanrısı Hades’in yönetimine girmeden önce yüz yıl ıstırap çekecek ve boşlukta dolaşacaklardı.


Aziz Piyer ve Aziz Paul Kilisesi (Merkez)

Antakya’da Hürriyet Caddesi’nde bulunan Ortodoks Kilisenin yapımına 1860’lı yıllarda başlanmış, ancak 1872 depreminde büyük hasar görerek yıkılmıştır.

Üç Semavi Dininin birleştiği bir yer olarak bilinen Antakya’daki bu kilisenin yapımına XIX.yüzyılın sonlarında başlanmış ve 1900’de ibadete açılmıştır. Dikdörtgen plânlı bir kilise olup, sağında çan kulesi bulunmaktadır. Avlusu revaklarla çevrilmiştir.

Kilise günümüzde ibadete açıktır.


Antakya Hıristiyan Rum Ortodoks Kilisesi (Merkez)

Antakya’nın Hıristiyan dini yönünden önemli olması bu bölgede kiliselerin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bunun sonucu olarak da Antakya Kilisesi 1833 yılında Mısır Bilad Al Şam hükümdarlığı zamanında Mohammed Ali oğlu İbrahim Paşa’nın izni ile ahşap, basit bir kilise olarak yapılmıştır. Sonraki yıllarda beyaz taştan yüksek bir alanda geniş bir avlu ortasında yapılmış, çevresine de müştemilat binaları eklenmiştir.

Kilisenin içerisine 70x70 cm2’lik iki sütun arasından girilmektedir. Bu sütunlardan bir tanesinin üzerine 2 m. yüksekliğinde 12 satırlık bir şiir, bu kiliseye maddi yardımda bulunan bir aile tarafından Mihail isimli oğullarının anısına yazılmıştır.

Kilisenin üç salonu ve batı, kuzey, güney yönlerine açılan üç büyük kapısı vardır.

Doğu Ortodoks Kiliselerinin en güzel örneklerinden biri olan bu kilise deprem sonrası Rus mühendislerinin yardımları ile yeniden yapılmış ve Rus kiliselerinin üslubu burada da karşımıza çıkmıştır. Kilisenin içerisinde liturjik kilise eşyaları bulunmakta olup, bunların yanı sıra Bizans, Rus ve Suriye kökenli ikonalar da vardır. Ayrıca antik bir taştan yapılmış Taufe Curunu (Vaftiz Kuyusu)’dan akan sular kilise altındaki mezarlığa dökülmektedir.

Kilisenin kuzeyinde 1911 yılında Patrik IV.Gregorios zamanında yapılmış olan Ruhban okulu günümüzde kilisenin protokol salonu olarak kullanılmaktadır.


Aziz Hanna Kilisesi (İskenderun)

Hıristiyanlığın ilk yıllarında bu dini yaymak amacıyla bir çok rahip ve keşiş, Arsuz çevresine yerleşmişlerdir. Bu rahiplerden Aziz Hanna Arsuz’da bir kilise yaptırmıştır.

Depremlerde hasar gören bu kilise 1514 yılında yenilenmiştir. Günümüzde ibadete açıktır. Kilisenin içerisinde değerli ikonalar bulunmaktadır.


Markirkos Ortodoks Kilisesi (İskenderun)

İskenderun Denizciler Caddesi üzerindeki Markirkos Ortodoks Kilisesi 1585 yılında yapılmıştır.

Günümüze iyi bir durumda gelmiş olup, halen ibadete açıktır.


Katolik Kilisesi (Merkez)

Antakya şehir merkezinde Kurtuluş Caddesi’nde bulunmaktadır. Katolikler 600 yıl aradan sonra tekrar Antakya’ya yerleşmişlerdir. Buraya ilk gelenler bir kilise ve Avrupalıların çocukları için bir de okul açmışlardır. Sonraki yıllarda Antakya’ya gelen Fransız Rahipleri burada küçük bir manastır kurmuşlardır.

Buradaki Katolikler Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid’den 1852 yılında bir Katolik Kilisesi kurmak için izin aldılar, kilise birkaç yıl sonra yapıldı.


Antakya Protestan Kilisesi (Merkez)

Fransızlar döneminde elçilik ve Fransız Bankası olarak kullanılmış, 2000 yılında Güney Kore Kwong Lim Metodist Kilisesi tarafından Protestan Kilisesi olarak tanınmıştır.
Kilisenin Giriş kapısı üzerindeki Türkçe, İngilizce ve Kore dilinde yazılmış plakette, Haziran 2000’de açıldığı yazılıdır. Bu kilise Kore’li bir din adamı Pastör tarafından açılmıştır.

Bahçe içerisinde beyaz köfeki taşından kilisenin giriş bölümü boydan boya ileriye doğru hafif bir çıkıntı yapmakta ve sivri kemerli bir kapıdan içeriye girilmektedir. Cephe görünümünün iki yanında dikdörtgen birer pencere, üst katta da yanlarda birer çıkıntılı kısımda da yine dikdörtgen söveli 3’er pencere bulunmaktadır. Kilisenin en üst noktasına da bir haç yerleştirilmiştir. İbadet mekânı dikdörtgen bir plan göstermekte olup, apsidin önünde kürsü bulunmaktadır. Ayrıca iç mekânda geç devre ait kilise eşyaları ile ikonalar bulunmaktadır.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
mikroq
AdMiN
AdMiN
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 9315
Yaş : 25
Tecrübe Puanı : 3673
Kayıt tarihi : 06/04/08

MesajKonu: Geri: Antakya(Hatay)hakkında bilgi   Ptsi Mayıs 19 2008, 09:22

Hatay Manastırları


Aziz Symeon Stylites Manastırı (Samandağı)

Antakya’daki Hıristiyan azizlerinden Symeon Stylites Manastırı kentin 18 km. batısında, Nahırlı Köyü yakınında, Âsi Nehri’nin yatağına bakan bir tepe üzerindedir.

Samandağı’nın en yüksek tepesinde MS.V.yüzyılda yaşayan Terk-i Dünya tarikatının öncülerinden Aziz genç Symeon Stylites (MS.389-459) manastırının günümüze ulaşan kalıntılarının ortasındaki sütun üzerinde, biraz soluk alabilmek için bütün dünya nimetlerinden elini ayağını çekip, otuz yıl Tanrıya dua ederek geçirmiştir.

Suriye ile Kilikya’nın birleştiği yerde dünyaya gelen Genç Symeon Antakya’da yaşamış, sonra kendisini bir hücreye kapatmıştır. Üç yıl sonra hücresinden çıkmış, yakınındaki dağa kendisinin çizdiği bir daire içerisine zincirlemiştir. Aziz Symeon Stylites’in sabrı, dayanıklılığı ve inancı çevrede duyulmuş, Hıristiyan dünyasının her tarafından gelen hastalar, dertliler Ona başvurmuşlardır. İnsanlardan kaçma umudunu yitirdiğinden yükseklere çıkmayı yeğlemiştir. Söylentiye göre de papaz unvanını sütunun üzerinde yaşarken almıştır.
Başlangıçta üç büyük taştan oluşan sütun yavaş yavaş yükseltilmiş ve sonunda 20 m.ye ulaşmıştır. Söylentiye göre de Aziz zaman zaman buradan kuş gibi uçmuştur. Aziz Symeon Stylites 7 yaşından 20 yaşına kadar “John’un Manastırı” olarak isimlendirilen bu yerde Stylite eğitimi almıştır. Ölümünden sonra İmparator I.Leon (457-474) buraya onun adına bir manastır yaptırmıştır.

Araştırmacılar Antakya’nın 45 km. doğusunda, bugün Suriye’nin sınırları içerisinde, genç Symeon Stylites’den yaklaşık 100 yıl önce yaşamış, aynı ismi taşıyan bir azizden söz etmişlerdir. Bu arada Daniel Stylites (409-493) isimli İstanbul’da yaşayan bir diğer aziz Suriye’deki Symeon Stylites’i ziyaret ederek dönüşünde Anaplous’de (Kuruçeşme) Boğaziçine karşı bir sütunun üzerinde 30 yıldan fazla yaşamıştır. Ayrıca Kapadokya’da aynı ismi taşıyan bir azizin de sütun üzerinde yaşadığı söylenmiştir.

Eski kaynaklarda “Cebel-Mar Sem’an” veya “Dar Sem’an” denilen Genç Symeon Stylites’in Manastırı başlangıçta ona inananlar tarafından yapılmıştır. Kaynaklarda yapının mimarının ismine rastlanmamıştır. Ancak Aziz manevi gücünden şifâ arayanlar ile onların yakınları buraya gelerek yapım çalışmalarına yardımcı olmuşlardır. Bu arada manastır plânının bir melek tarafından çizildiğine de inanılmıştır.

Manastırın doğu-batı yönünde 160 m., kuzey-güney yönünde 130 m.lik bir plânı vardır.Üç ayrı girişi olan manastırın ortasında Azizin yaşadığı taş bulunuyordu. Manastırın ilk bölümü 551 yılında tamamlanmıştır. Günümüze son derece iyi bir konumda gelen yapının duvarları içerisine kayalara oyulmuş oturma yerleri dikkati çekmektedir. Mozaik döşemeli zemin kaçak kazılar sonucu yok edilmiştir. Manastırın tapınak kalıntıları, sarnıçlar, aziz odaları, mahzenleri ve onlara ait mimari parçalar çevreye dağılmış durumdadır. Aziz Symeon Stylites’in de üzerinde yaşadığı sütunun 13 m. Uzunluğunda 2 m2 genişliğindeki bölümü günümüze ulaşabilmiştir.


Yayladağı Barleam Manastırı (Yayladağı)

Yayladağı’nın en ünlü tarihi yapısı olan Barleam Manastırı 1316 m. Yüksekliğindeki Keldağı’nda küçük bir teras üzerindedir. Burasının Hititler döneminden itibaren mabed olarak kullanıldığı sanılmaktadır. Seleukos I.Nicador burada Zeus adına bir mabet yaptırmıştır.

MS.IV.yüzyılda Aziz Barleam buraya gelerek mabedin bulunduğu yerde bir manastır ve onun güney-doğu köşesine de VI.yüzyılın başlarında bir kilise yaptırmıştır. Manastır 1268 yılına kadar keşişleri bir araya toplamış, Arap akınlarından sonra da terkedilmiştir.

Barleam Manastırı’nı ilk kez 1832 yılında gezginler fark etmiş ve 1963 yılında W.Djobadze burada bir kazı yaparak manastırın ana hatlarını ortaya çıkarmıştır. Buradaki yapının ilk defa MS.V-VI.yüzyıllarda kullanıldığı XIII.yüzyıllarda da manastıra dönüştürüldüğü bilinmektedir. Günümüze 55.50x60 m. Genişliğindeki avlusu ile temel kalıntıları, kuzey yönündeki mezarları gelebilmiştir.

Manastırın kilisesi dikdörtgen plânlı olup 2 neflidir. Bezemeleri daha çok geometrik, örgü, geçme, palmet ve sitilize edilmiş bitkisel motiflerdir. Bu motifler Bizans üslubunu yansıtmamaktadır.

_________________
Aklı Kıt Olan Dilini Tutamaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Antakya(Hatay)hakkında bilgi
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Benzer konular hakkında bilgi
» Satürn, açıları, dogum hartıasında yerleşimi..
» Wilson Ilkeleri (8. Ocak 1918)
» cemre bilgi
» Antakya (Harbiye'de) mitoloji

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
YUHistan :: AKDENİZ BÖLGESİ :: Antakya-
Buraya geçin: